Kar yağsın istedim.

Mersin'de yaşıyor olmak inanın çok güzel. Ne trafik problemi var ne de insan kalabalığı. Mesela karşıdan karşıya geçerken Ankara-Kızılay meydanındaki gibi yüz kişi birden değil de, üç-beş kişi falan geçiyoruz en fazla. Ya da İstanbul'un garip yolları, işe gidiş ve işten çıkış saatlerindeki o yoğun trafik yerine sakin, akıcı bir trafik var. Evler ucuz, kiralar ucuz, yiyecekler ucuz, kıyafetler ucuz çoğu yere göre.


Her şeyden öte masmavi bir deniz, bol yeşil ve upuzuuuun bir sahil şeridine sahip. Hele hele ünlü tantunisi, cezeryesi, kerebici.. Daha ne olsun, anlayacağınız yaşaması güzel bir şehir.

Gelin görün ki benim için kötü bir özelliği var Mersin'in. O da hiçbir kış 'kar yağmaması'. Yazın boğucu sıcakları bile bu kadar rahatsız etmemişti hatta. 'Kar da sevilir mi ya?' diyenleriniz illaki olacaktır biliyorum ama seviyorum işte. Ne vardı kış aylarının birinde Mersin'e de kar yağsa..

Her yere kar yağdırmak istedim sadece.

Edit Büdüt: Cingıl bells'e az kala.. :)


Bunu dedi ( 13 ) kişi

Bugün sadece Beirut dinliyoruz..

Bugünü bitirmeden, hemen sözümü tutuyor ve yazımı yazıyorum. Açıkçası bugün ne yazsam hiçbir fikrim yok. Ama biliyorum ki, yazı bittiğinde yine upuzun bir şey yazmış olacağım. Gibi hissediyorum daha doğrusu. :)
---
Sessizlik oldu. Yazıdan koptum.
---
Sanırım canım sıkılıyor ve yazacak bir şey bulamıyorum. :(

Siz en iyisi bunu dinleyin: Beirut - Postcards from Italy
(Çoğunuzun zaten sevdiğine eminim :)



Bunu dedi ( 2 ) kişi

BBS Ayın Sanatçısı - Melis Danişmend



Melis Danişmend'in solo bir albüm çıkardığını bilmiyordum ben. Bir gün, tanıdığım biri, "Daha Az Renk" isimli yeni bi albüm çıktığını söyledi ama şarkıcının ismini hatırlayamadı. Şöyle dedi, "Neydi ya? Medusa gibi bi şey!" :p neyse, albüm adından araştırınca, bildiğimiz Melis olduğunu gördüm ve sevindim açıkçası. Üçnoktabir'den beri severim kendisinin sesini ve şarkı sözlerini. Gerçi ilk Barda filminde duyduğum için, bir süre tüylerimin diken diken olmasına neden oldu şarkıları ama zamanla alıştım herhalde :)

Şu an şoktayım yalnız, son yarım saattir hatunun doğum tarihini arıyorum, ek$i sayesinde 18 aralık olduğunu öğrendim, senesi hakkında bir bilgim yok ! Şaka gibi, öğrenirseniz söyleyin :) İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu bir gazeteci aslında. 2002 yılında, Spitney Beers isimli grubunu kurmuş ve sonra grubun adı bildiğimiz üzere Üçnoktabir olmuş. 2007'de Sabaha Karşı isimli albümlerinden sonra, grup malesef dağılmış ve artık herkes kendi yolunda devam ediyor. Melis'ciğim de, Kasım ayında, biraz önce söylediğim gibi "Daha Az Renk"i çıkardı. Biz de onu hemen (!) BBS Aralık Ayı Sanatçısı seçtik :) Şarkı sözleri yine çok ilginç. "Ben kan kusup 'kola içtim' derim" dediğini duyunca, insan bi şaşırıyor tabi, çok modern olmuş diye! :p ama müziklerine bayıldım, yumuşacık; nitekim, Melis'in sesi de öyle zaten. Kendini dinletiyor yani. Bakın, hak vereceksiniz !



Bunu dedi ( 3 ) kişi

Edward Scissorhands - Makas Eller

Bundan sonra aralık bitene kadar her gün buraya yazı yazacağım dediğim halde, bi gün sonrası yazmayarak, nasıl da üşengeç ve sözünü tutmayan bir insan olduğumu göstermiş bulunmaktayım sanırım herkese :) Ama durum, tam olarak öyle değil. Aslında, dün için planlarım, aralık ayı BBS sanatçısını yazmak olduğundan ama son bi değişiklikle, bu yazıyı beisa'nın yazacak olmasından dolayı dün buraya bir şeyler yazamadım. Tamam, tamamen bahaneler uyduruyorum. Başka bir şeyler yazabilirdim tabi. Neyse, bu iş çok uzadı.

Dün, Tim Burton'ın Edward Scissorhands filmini izledim. Mutlaka duymuşsunuzdur. Türkçe "Makas Eller" olarak geçiyor. Tim Burton hayranı bi insan olarak, nasıl olur da şimdiye kadar bu filmi izlemediğimi bilmiyorum. 1990 yapımı bu Tim Burton filminde yine başrolde Johnny Depp var. Kısaca filmin konusundan bahsedecek olursam, film, küçük bir kızın büyükannesine karın nasıl yağdığını sormasıyla başlıyor. Sonrasında ise geçmişe dönerek, Edward Scissorhands'i anlatmaya başlar. Edward, bi mucidin can verdiği bi eserdir ama ne yazık ki Edward'ın ellerini tamamlayamadan ölür. Mucidinin ölümünden sonra, Edward uzun süre yalnız kalır, ta ki Avon temsilcisi olan Peg, onu bulana kadar. Bundan sonra hikaye tamamen klasik, renkli bir banliyöde geçer. Öyle ki sabah işe giden ev erkekleri, evde kalan dedikoducu, ümitsiz ev kadınları (Desperate Housewives tadında) ve kutu kutu evler vardır. Filmin sonunda, karın nasıl yağdığı, biraz da sizin hayal gücünüze kalmış.. :) Tim Burton filmlerine alışıksanız, iyilik ve kötülükle karışık güzel bi film daha izlemiş olursunuz Edward Scissorhands'i izleyerek.

Güzel bir masal gibi..

Tavsiyeler benden, izlemesi sizden.

Edit Büdüt: Johnny Depp'in o hali bile aşıkolunasıcinsten.


Bunu dedi ( 5 ) kişi

Falan Fıstık !..

Bundan sonra aralık bitene kadar her gün bloga yazı yazacağım. Nasıl bir vicdan azabı, nasıl bir vicdan azabı sormayın gitsin. Ben, kendi, diğer, yani tek başıma yazdığım blogum Süpernova'dan kopup da buralara gelemiyorum. Aynı şekilde beisa'yı da 2noktayanyana'da kaybettik sanırım. Şöyle bir bloga bakayım dedim, o derece unutmuşum yani, bir sessiz sakin, kenarda köşede ağlıyor zavallıcık. İçim parçalandı. Tamam abarttım. (Abartmayı oldu bitti sevmişimdir). İşin garip yani antibiyotik de kullanmıyorum, nedir bu bendeki yufori kaynağı anlamış değilim.

Neyse, zaten aralık ayı BBS sanatçısını da seçmemişiz. Bundan sonraki ilk yazım da o olsun. :)

Bugün Ales'e girdim. İçeri girerken hatun görevli beni aramadı, taramadı. Babamı tanıyormuş, torpilliyim yani. Bu ne biçim torpil, soruları falan verseydi ya önceden. Hem ben onu tanımıyorum. Neyse, sırama gittim bi baktım, dandik iki kalem, dandik bi silgi, üç adet çok fazla ferah olips nane şekeri (oysaki ben meyveli severim), bi tane dandik peçete, dandik açacak. Ulen bu ne? Torpilli gireceğimi bilseydim, kalemimi silgimi yanımda getirirdim. Zaten griptim, cebimde binbeşyüz tane taze peçete, bikaçı elimde topak halinde, yüz-göz şiş, burun kıpkırmızı. Taa 9 buçukta başlayacak sınava da, 8 buçukta gidince, öyle sınav salonumda bi saat oturdum. Erken gitmemin nedeni de arama var falan, cart curt dediler, erken git dediler. Aranmadık bile iyi mi? Neyse her zamanki gibi sınavı yetiştiremedim. Ee haliyle zamanla ilgili problemlerim var. Yetişme konusunda berbadım. Sınavda öyle rahatsız edecek bir şey yaşanmadı neyseki. Öyle biri şekerini katur kutur yese, yok efenim cart cart kalemini açsa, ıksırsa, öksürse, valla kan çıkardı o salondan. Gerçi salondaki en hasta şahıs ben olduğumdan, başkaları benim burun silmelerimden, güçlükle nefes almamdan falan rahatsız olmuş olabilir.

Sonuç olarak, sınav biter bitmez, koşar adım olay yerini terkettim. Dışarı çıktığımda kendimi boşlukta hissettim bi anda. Sınav giriş belgemi bile almışlardı. Geriye kalanlar sadece bi topak peçeteyle, dandik kalem, silgi, açacak, şekerler falan. Allahım çantasız, telefonsuz, parasız pulsuz olmak, dışarda yalnız başına, hiç hoş değil. Kendimi çıplak gibi hissettim.

Sağ salim eve gelebildim ya, başka bişi istemem artık. Uyuyayım artık, bu ne biçim hayat, bu ne bohem ya?


Bunu dedi ( 1 ) kişi

İçim Yandı..

Son 4 günümü, "çok sevgili dersimiz istatistik"le geçirdiğim için,  Haydarpaşa Garı yangınıyla alakalı yazımı anca yazıyorum, birçoğunuzun izlemiş olabileceği Okan'ın açık mektubunu da daha yeni izledikten sonra. Evet, ben çok Türk filmi izlemezdim; İstanbul'a trenle gidecek kadar yolculuk sever bir insan olamadım. Yine de benim bile, bir gün Hasra'yla birlikte bir gece trene binip, sabah Haydarpaşa'da iner inmez deniz kokusunu içime çekme hayallerim vardı, Türk filmlerinde olduğu gibi. Bunları, karşısından vapurla güzelliğini izlerken düşünmek bile mutlu etmeye yeterdi hatta. 28 Kasım Pazar günü, saat 15.30 sularında, bilgisayarımın başında bu haberi duyduğumda, hissettiğim tek şey, içimin de yanmasıydı.

Çok üzgünüm; çünkü para için, çevresindeki her güzelliğe bu kadar düşmanca yaklaşan bir ülke daha görmedim ben.

p.s : fatoş'un bilgisayarı daha fazla yaşamak istemediğini açıkça gösterdi birkaç gün önce :)


Bunu dedi ( 4 ) kişi

BBS Ayın Sanatçısı - Zaza Fournier

Öncelikle, sizi birkaç aydır Zaza Fournier'den mahrum bıraktığım için gerçekten üzgünüm. Birkaç ay önce kendisini keşfettiğimde, çoktan o ayın sanatçısını seçmiştik, sonra da bir türlü sıra gelemedi Zaza'ya. İnternette hakkında pek bilgi yok aslında. 1985 yılında Paris'te doğmuş ve küçük yaşta anneannesinin akordeonundan çok etkilenmiş ve o da çalmaya başlamış. Zaten onu bu kadar sevmemi sağlayan şeylerden biri de bu. Sözleri de çok güzel hem, çeşitli sitelerde İngilizce çevirilerini de bulabilirsiniz :) Okul yıllarında sokaklarda çalmış. Sonra da kendi ismini verdiği ilk albümünü çıkarmış ve şimdi `yeni nesil Piaf` olarak anılıyor. Arada yaşadıkları hakkında pek bir bilgimiz yok malesef. O yüzden bize yalnızca şarkılarını dinlemesi kalıyor. :)

Çok eğlenceli bir albüm olmuş. İnsanın bütün gün dinleyip mutlu olası geliyor. Siz de mutlu olun istedim ben :) İşte en sevdiğim şarkılarından bi tanesi: La Vie à Deux !



Bunu dedi ( 0 ) kişi

Mutlu Bayramlar !

Bir ara bir e-posta dolanıyordu her yerde. Danimarka'nın Fareo Adaları'nda her yıl "geleneksel erkekliğe adım atma töreni"nde öldürülen kalderon yunuslarını protesto eden bir e-postaydı. Herkes, "bu nasıl bir katliam?", "inanılmaz, böyle insanlar var", "nasıl da öldürüyorlar yunusları!" gibi tepkilerle cevap veriyordu bu e-postaya. O zaman da aklıma ilk gelen şey, kurban bayramı olmuştu. Evet, tamam, belki dinimizin bir zorunluluğu, belki biz usülüne göre kesiyoruz, hayvana girişmiyoruz onlar gibi ama, sonuçta bakınca, bizim yaptığımızın da katliamdan farkı yok. Bu bir din getirisi olarak çok da tartışılmaz bir şey ama ben o e-postaya kayıtsız kalmıştım bu yüzden. Yani yaptıkları şey onlar için bir şeyi simgeliyorsa, yapacaklar, her ne kadar katliam olsa da.. :)

Tabi bu öylesine bir düşünceydi, paylaşmak istedim. Bu uzun bayram tatili, sevdiklerinizle, tatlılar, çikolatalar, şekerler, güzel sohbetler, harçlıklar, ikramlarla dolu umutlu bir bayram geçirmeniz dileğiyle.. Asıl söylemem gereken;

Herkesin kurban bayramı kutlu mutlu olsun.. :) İyi bayramlar..



Bunu dedi ( 3 ) kişi

"Sevgili Dostlar"

Hazır beisa dönmüşken, benim de internetim artık problem çıkarmıyorken, size hemen şurda Amasra gezimizi anlatayım ben de. :) Bu, arada sırada verdiğimiz molalarda, BBS'yi ihmal ettiğimizden değil yani, kesinlikle bir yerlerde bir şeylerle meşgul olduğumuzdan yazamıyoruz yani. (Desem de pek inanmayın yine de, yalan söylüyor olabilirim)

Tamam, iki hafta önceki Ankara ziyaretimden dönmeden bir gün önce, Türkiye'de daha önce gitmediğim çoğu yere ilk defa gidişlerimle hep yanımda olan beisa ile bu sefer de Amasra'ya da günübirlik "küçük bir kaçamak" yaptık. Amasra, Batı Karadeniz kıyısında bulunan şipşirin bir Bartın ilçesi. Ankara-Amasra arası 4 saat ve inanın daha önce bu kadar hızlı geçen 4 saatlik bir yolculuğum olmadı diyebilirim. Bir kere sohbet edecek insanların yanında olması ve ve ve tur rehberimizin eğlenceli kişiliği sayesinde bir baktık, Amasra'ya gelmişiz bile. Şöyle ki eline mikrofonu her aldığında "bir bir" diye kontrol eden, sözlerine "sevgili dostlar" diye başlayan, abidik gubidik fıkralar ve hikayeler anlatan, bol bol lazca şarkı dinleten bir tur rehberimiz vardı. Sayesinde lazca Karadeniz'in Uça Zuga olduğunu ve çok güzel lazca şarkı yapan bir grup olan Karmate'yi (bu da lazca 'değirmen' demekmiş) öğrendik. :)

 Gezimizden kısaca bahsetmem gerekirse, önce giderken yol üzerinde bulunan Kuşkayası Yol Anıtı'na uğradık. Burası Roma İmparatorluğu döneminden kalma, o zamanlar karayolu dinlenme yeri olarak kullanılan bi alanmış. Tabi şimdi 100 kadar tahta basamak çıkılıyor anıta ulaşmak için, ama yukarıya çıkıldığı zaman anıttan daha çok etkileyen şey, tabi ki manzara. Manzaraya ve anıta şöyle bir göz atıp, fotoları da çektikten sonra, biraz daha yol gidip, Bakacak Mevkii denilen yere geldik. Evet adından da tahmin edeceğiniz üzere, burası, Amasra'nın harika manzarasına tepeden bakabileceğiniz bir başka yer daha. Ki zamanında Fatih Sultan Mehmet de bu Bakacak Mevkii'ne gelir ve Amasra'nın o mükemmel manzarasına tam da bu noktada şahit olur. O kadar etkilenir ki hocasına dönüp "Lala lala, Çeşm-i Cihan bu mu ola?" der. (Çeşm-i Cihan: Dünyanın Göz bebeği) Biz de bunları hep tur rehberimizden öğreniyoruz tabi ki :) Tekrar otobüse binip, artık Amasra merkeze doğru yol aldık. Çeşm-i Cihan adlı restorantta taptaze, çok leziz balıklarımızı ve Amasra'nın o meşhur salatasını da tattıktan sonra, artık gezme vakti gelmişti. Amasra'ya gidip de gezmeniz gereken yerlerden biri de Tarihi Çekiciler Çarşısı'ymış. Bizim de yemekten sonra yaptığımız ilk iş oldu tabi ki. Her yerde tahta oyma, tel kırma, boncuk işleri olan bir çarşı ve illaki birilerine hediye almak istiyorsunuz. İşin garibi, biz çarşıya girerken beisa'nın dikkat ettiği ilk şey 'kartpostallaaaaar!!' oldu. :D Sıkı Postcrossing'ciler olarak hemen kendimize Amasra kartpostalları aldık ve çarşıyı gezdik. Rengarenk, cıvıl cıvıl bir çarşıydı. Çarşı sonrası kendimizi foto çekmeye kaptırdık, beğendiğimiz her köşede bi foto derken, serbest zamanımız bitti ve kendimizi yine otobüste bulduk.

Son olarak, Çakraz'a doğru yol aldık. Çakraz da yine Karadeniz kıyısında, Amasra ile Kurucaşile (tabelada bir türlü okuyamamıştım, ilk defa duyduğum bir yer olmasından mütevellit) arasında olan şirin bir belde. Yaz aylarında eminim daha şendir ama biz gittiğimizde çok sakin bir Çakraz'la karşılaştık. Çay içmek için bir yerde oturduk sahil kenarında ve yine biraz foto çeksek iyi olur dedik. Bu arada deniz kenarında bırakılmış iki sandalye de Betül'le 'yalnızlık/ayrılık' temalı fotolar çekmemize baya yardımı oldu. :D

Ve dönüş yolu, çok şenlikliydi. Diyorum ki, bir yerleri gezecekseniz böyle, kesinlikle turla gitmek gerek, gezdiğimi anladım inanın. Yol boyunca yaşadığımız bi dolu komiklikle, gezdiğimiz yerlerle çok eğlenceli bir geziydi. Umarım herkesin yolu bir kere olsun Amasra'ya düşer. :)

Edit Büdüt: Beisa, Betül, Hatice Teyze ve Gültekin Amca'ya her şey için teşekkürler.. :)

fatoş' bildirdi ve kaçtı.


Bunu dedi ( 5 ) kişi

We ♥ Guitar Hero!

Aaaaagh! Çok özlemişim ya şurayı! 

Evet, geçen hafta fatoş' bize geldiğinde, birazdan detaylarını anlatacağım bilgisayarımın bozulması olayından beri, eski, yapyavaş bilgisayarımı kullanmakta olduğum için, blogger'a girmeye üşeniyordum. İlginç bi şekilde, bilgisayarın hızlıca girebildiği tek sayfa Facebook'tu çünkü. Ayrıca, o bilgisayarın da bir zamanlar üstüne bir bardak kola dökmüş olduğumdan dolayı, tuşlar basılı kalabiliyor ve büyük çoğunlukla benim yazma hızıma yetişemediği için, yazmaya çalıştığımda genelde anlamsız harf dizileri ortaya çıkarıyordu. O yüzden anca 140 karakterlik twitter'da bi şeyler yazabiliyordum.

Neyse, buraya giremememe ve bilgisayarın nimetlerinden bi süre faydalanamama neden olan olaysa aynen şöyle gelişti. Biz odamda oturmuş, boş zamanımızı Guitar Hero oynarak dolduruyorduk ve ikimiz de bu konuda çok iyi olmadığımızdan dolayı, ancak Easy'e cesaret edebiliyorduk. Birden kardeşimin Expert'te oynadığını açıkladım fatoş'a ve onu oynarken izlemeye karar verdik. O bizim takip edemediğimiz notalara basabildikçe biz gaza geldik. Odaya döndüğümüzde Medium'da oynamak için yeteri kadar etkilenmiştik. Oysa hesaba katmadığımız bir şey vardı: Benim haddinden fazla terleyen ellerim! Easy'de bile, fatoş' klavyeye geçmeden önce tuşları bi silmek durumunda kalıyorduk illa ki. Haliyle Medium'da çok daha fazla ter döktüm! :o Ne kadar fazla olduğunu, ben Beat It'i çalmaya çalışırken, birden yön tuşları çalışmadığında anladık. Sonra bilgisayarı kapatıp açmaya karar verdiğimizde, açılmadı! Su bile dökmemiştim, yere bile düşmemişti oysa...

Biraz önce bilgisayarım servisten geldi ! Format bile atılmamış. Şu an çok mutluyum ama hikaye böyle bitmeyebilirdi. Yazar burada "terli terli bilgisayar oynamayın!" demek istiyor, evet!

Ben geri döndüm ..  ! :)


Bunu dedi ( 4 ) kişi