2010!

Ben çift sayıları çok severim. O yüzden 2010 güzel bi sene olacak bence! :)

Hani.. Mutluluk, sağlık, başarı falan tabi olsun herkesin hayatında. Onun dışında, bol süprizli bi yıl geçirelim. Sevdiğimiz her şeyi, sevdiğimiz insanlarla yapabilelim bi de. Çok güzel filmler gelsin, çok güzel albümler çıksın. Çok güzel kitaplar yazılsın :)

Sonra.. Hep dilediğim ama bi türlü olmayan bi şey var: Bu sefer, kar yağsın tam yeni yıla girerken :) Bütün sene beklediğimiz şeyler gerçek olsun böylece: Bana kartpostallarım gelsin mesela. Sizi bilemem :)

P.s : Yılbaşı ağaçlarını da çok severim! Hepimizin bi yılbaşı ağacı olsun ışıl ışıl. Tam da onun gibi geçsin 2010 :)

Kısacası.. Herkese çok iyi yıllar! :)


Bunu dedi ( 5 ) kişi

Happy Birthday to You!


Buraya, üstünde 22 tane mum olan bi pasta resmi veya üst üste yığılmış hediye paketleri resmi koymamamın bi nedeni var. Günün anlam ve önemine en uygun resim, "Happy Birthday" şarkısının notaları çünkü. Zira, an itibariyle, artık 'doğumgünü kızı' olan fatoş'un bu akşam koro gösterisi var. Mizansenli falan! Gerçi muhtemelen en arkaya kaldık ama, ben bi yolunu bulup en öne oturcam valla. Bütün dönem boyunca, elinde gezdirdiği nota kağıtlarından kurtulduğu gün olacak bugün. Yepyeni yaşına, çok eğlenceli bi şekilde girecek. Ve bütüüüün yılı da öyle geçecek :)

Balık da olsam, herkesin önünde fazla duygusallaşma potansiyeline sahip bi insan değilim, fatoş' da hoşlanmaz zaten öyle şeylerden, di mi? :) Bu nedenle, bi tanecik şarkıyla bitiriyorum bu yazımı. Yine günün anlam ve önemine çoook uygun. Ve en azından sonu notalara uyuyor :) Bu şarkıyı da bilahare(?) dinlemek isterim senden fatoş'cum :p



Şaka bi yana.. Nice musssmutlu senelere canım benim :) Hep hep hep hayatımda ol, tamam mı? :*


Bunu dedi ( 3 ) kişi

Al İşte, Yine Klişe!


Ben anlamıyorum! Birazcık uğraşsalar çok ilginç olabilecek bi diziye ya da filme, neden illa o Türk filmi klişelerini koyarlar, gerçekten anlamıyorum. Mesela, dün akşam, Bu Kalp Seni Unutur Mu?'da yaptılar aynısını. Seyirci bıktı bunları izlemekten, senaristler bıkmadı usanmadı yazmaktan ya.

Kadın kocasından ayrılır, başkasıyla birlikte olmaya başlar. Adam, kadını o başkasıyla görür. Arabasına atlar. Kaza yapar. Kadın, durumdan habersiz olmasına rağmen, bunu hisseder, bi durur, durgunlaşır. Yeni sevgilisi "Noldu?" diye sorar. Kadın da "Hiç.." der.

Çok sinirleniyorum gerçekten. Güzelim dizinin o kısmında hiçbi şey hissetmedim yani. Ne kaza geçirdi diye üzüldüm, ne kadın kazayı hissetti diye duygulandım. O kadar kanıksamışım durumu artık. Tam da orada bitirdiler. Gelecek hafta, kadın, haberi duyunca, pişman olup kocasına dönerse senaristlerin kafasını kırarım! Zira, şu ikisi cidden yakışmıyor mu?

Sanki her terk edilen kaza geçiriyor. Ha... Geçiriyor olabilir aslında, malum etrafta polisten kaçan motosikletliler falan var, kavşaklardan geçerken araba onlara çarpıveriyor, onlar da gidip yayalara çarpıyor falan. Ama hisseden falan olmuyor, kimse geri dönmüyor. Nedir senaristlerin bu tutkusu, altında nasıl bir psikoloji yatıyor, ben bile anlamıyorum ya!


Bunu dedi ( 3 ) kişi

Mmm..

Böyle bi meyve var! Evet. Adı da 'Dragon Fruit'. Çok yanardöner bi şey ya, ormanda falan görsem zehirli diye kaçarım. Her yeri de yeniyormuş, kabuğu falan yani. Kendisinden Nivea'nın dudak nemlendiricisi sayesinde haberdar oldum. Eğer bu rujun kokusu, Türkçe'de pitaya denen bu meyvenin gerçek kokusuysa, istiyorum bundan! Yoksa, her an, ruju yiyebilirim. İnanılmaz güzel yaa..

P.s : Hani, bazı bilgiler vardır, bi kere duyup bi daha unutamadığınız, hafızanızda gereksiz yer kaplayan.. Duydum ki, her kadın hayatı boyunca ortalama 5 gram ruj yutuyormuş. Yaa..

P.s 2: Aa! 62 tavşanı aşkına! Bu 62. yazımışmış, ne büyük mutluluk benim için! :)

P.s 3: Ohoo.. Her gün editlersem olmaz ki, ama 'yazımışmış' nedir ya? :o 'yazımızmış' demeye çalışıyordum tabii ki :)


Bunu dedi ( 5 ) kişi

Bir Sınav Ertesi..

Ahh! Hiç böyle hayal etmemiştim, gerçekten. Tamam, bugünkü 1 quiz'in, 7 saat dersin ve hepsinin ardından 1 sınavın kolay geçmeyeceğini biliyordum. Ama buralarda bayıla bayıla anlattığımız felsefe dersinin sınavında da boş boş kağıda bakacağımı, aklıma hiçbir şey gelmeyeceğini düşünmemiştim tabi! Hadi quiz'de kopya çektim, atlattım. 7 saat dersin sonunda gözlerim kaymaya başladı, çikolatayla falan kendime gelmeye çalıştım ~hasra sağolsun~ Ama sınavda, ben daha arka sayfaya geçmeye başlamadan, ek kağıt istemeye başladılar mı tepem attı, bildiklerimi de unuttum. Aklıma saçmasapan şeyler gelmeye başladı: aynı anda kritik bi sınavda olan kuzenim mesela, sabah sınava giren kardeşim, dün yaptığım radyo yayını, radyoda dönen eğlenceli geyiklerimiz, yuforik'ler, saykik'ler, pufidik'ler, hatta saykik pufidik'ler :) Hayır, onlar neyse de, slow şarkılardan uykusu gelenleri uyandırmak için Babutsa ve Atiye çalışım, herkesin bende bu ve türevi şarkıların da olduğuna dumur oluşu.. Hepsi birden mi gelir insanın aklına ya :) bi Nietzsche gelmedi, bi de Stoacılar!

Öyle işte.. Kendimi kitabıma vercem şimdi, zaten fatoş' da bu sınavın ardından Cepa'ya atmış kendini.

P.s : Seviyorum BBS seni! Sayende ayrı ayrı 45 kişiye dert anlatmış gibi rahatlıyorum :) O da nasıl bi manyaklıksa..?


Bunu dedi ( 4 ) kişi

Biri Bunu Açıklasın - II

Merhabalar ! :)

Uzun zamandır yokmuşum gibi hissediyorum kendimi. Neden çünkü uzun zamandır doğru düzgün bir yazı yazmıyorum. En son, güzel bayram dileklerimi iletebilmiştim. İşin garibi panomda asılı olan kağıtta sıralı bir liste şeklinde bloga yazıcaklarım duruyor. Bilgisayarın karşısına her geçtiğimde 'tamam bu sefer yazacağım, çok kararlıyım' diyorum, diyorum ama olmuyor.. Bütün ilham perilerim kaçıştılar sanırım. Zaten kendimi bu aralar fazla müziğe verdim, yazı kısmı biraz arka planda kaldı. O yüzden bugün ve hatta şu anda 'bloga artık ben de bir şeyler yazmalıyım' dedim ve oturdum yazmaya. Şimdi bu yazıyı beisa~ okuyunca, "fatoş', senin yarın bir adet quizin, bir adet reading'in, 6 saat dersin ve bir adet sınavın yok mu? " demeyecek mi? :D Diyebilir evet ama gerçekten artık çoooook bunaldım okumaktan..

Şimdi gelelim panomdaki sıralı listeye, aldığım küçük küçük notlara. Düşündüm de bu notları boşuna almışım çünkü üstünden bayaaa geçtiği için, ne yazacağımı da pek hatırlamıyorum. Neyse.. Ben yine de hatırladığım kadarından bahsedeceğim. Ablam da artık blogcu oldu, bizim yazıları okurken falan, neden olmasın ben de bir şeyler karalayayım demiş, ve tabi ki ilk olarak 'fatoş' ben de sizin bloga arada sırada bir şeyler yazabilir miyim? ' diye sordu. Cevap : 'hayır! ' :D Tabi hemen böyle söylemedim. 'yani ablacım bak ben sana yeni bir blog hazırlayayım, sen oraya yaz, hem kendini geliştirmiş olursun, hem de ben senin reklamını bizim blogta yaparım hiiiç merak etme' gibi cümleler sarfettim. Sonuç, oturdum iki gün ablamın bloguyla uğraştım. Zaten uzunca bir süredir sol taraftaki kenar çubuğunda reklamını yapmaktayım da 'kuzeyi gösteren pusula'nın.. :) Benimse panomdaki notlarıma bakılırsa, ablam blogunda komik bir olaya deyinmiş. Çocuk deyip geçmeyin temalı bu yazısını okuduktan sonra aklıma ablamla olan çocukluk hikayelerim geldi hep. Hani düşünüyorum da gerçekten pek garip şeyler yapıyorduk biz de. Normal kız çocukları gibi evcilik değil de askercilik veya dağcılık oynamamız mı dersiniz, yoksa ölen civcivlerimizi gömüp (hatta mezar taşı bile koyuyorduk) her gün gidip dua etmemiz mi.. Anlatılacak çok şey var aslında ama burda anlatıp kendimi de ablamı da rezil edemeyeceğim şimdi. Hele bir salyangoz olayım vardır ki.. Neyse.. :) Anlayacağınız normal bir çocukluk dönemimiz olmadı. Bunun etkisinin şimdiyi nasıl yansıdığı hakkında konuşmayacağım bile. :D Nolur nolmaz Freudculuk oynarken kendimi ele vermeyeyim.

Sonra notumun tekinde '500 Days of Summer' dan bahset demişim. Evet ben bu filmi izledim ve hiç hoşlaşmadım Summer denen hatundan. Evet! Sevmedim. Bir de sanırım kendimi de biraz özdeşleştirdim o hatunla, daha da sevmedim. Güzel bir film ama, tavsiyeler benden, izlenesi, sevilesi.. Bu arada 'I luv the Smiths, too' demeden geçemedim. 'to die by your side is such a heavenly way to die..' :D Bir şey anlatmayacağım film hakkında, izleyiniz, izlettiriniz.



Sonrasında da meşhur 'Twilight' filminin ikincisi olan 'New Moon'a geleneksel ekibimiz Hasra, Beisa ve ben, artı Mehmet, ve Ümit, hep beraber gittik. Twilight fanları kızmasınlar ama bu ikinci filmde gerçekten güldüm, hatta salonda en heyecanlı yerlerde kahkaha atan biri varsa evet o benim.. Beğenmedim değil ama ablamın da dediği gibi şu Türk filmi arabesk modundan artık çıkması lazım. Bu arada vampirlerin pabucu dama atıldı benim için. Kurtlar daha iyiymiş yafu..



Bu notlar bitmez benden söylemesi, o yüzden kalanları ikinci bir yazıda bahsetsem iyi olacak gibi görünüyor. Buraya kadar yazımı okuyup sabredenlere teşekkürlerimi sunuyorum. Açıkçası ben kim olursa olsun bu kadar uzun bir yazıyı okumazdım. Yok Beisa'nın yazısını okurdum sanırım. :D

Neyse, diğer bölümlerde görüşmek dileğiyle.. xoxo..

Edit Büdüt : Bu da The Smiths'ten gelsin 'There is a light that never goes out' :)



Bunu dedi ( 8 ) kişi

BBS Ayın Sanatçısı - Dixie Chicks


Ve sonunda, o hiç sevmediğim Kasım bitti. Bi-iki hafta önce, bilgisayarımın diplerinden günışığına çıkarıp tekrar hatırladığıma çok sevindiğim o şarkıyı dinlerken Dixie Chicks'in BBS Aralık Ayı Sanatçısı olmasına karar verdim -ki, o şarkı da, hakkında söyleyeceğim birkaç bi şeyim olan Not Ready To Make Nice'tır.

Aslında, country tarzı müzik yapmalarının dışında, hakkında hiçbi şey bilmediğim bi gruptu Dixie Chicks. Küçük bir araştırmayla, Martie Maguire, Emily Robison, Natalie Maines'ten oluşan grubun aslında taa 1989 senesinde kurulduğunu öğrendim. Tabi ki, birsürü değişiklikler geçirerek son halini almış ve Natalie Maines'in solist olduğu toplam 4 albüm çıkarmışlar: Wide Open Spaces, Fly, Home ve Taking the Long Way. Grup, 1999 yılından beri toplam 13 tane Grammy Müzik Ödülü'ne layık görülmüş ve 2007 yılında aldıkları 5 Grammy'nin biri 'Yılın Albümü' ~Taking the Long Way~, biri de 'Yılın Şarkısı' ~Not Ready To Make Nice~ ödülüymüş. Bu şarkının adı da tekrar geçmişken, yazılma hikayesinde kısaca bahsetmezsem olmaz. Grubun solisti Natalie Maines, Amerika'nın Irak işgalinin üzerine, bir konserlerinde bu savaşı istemediklerini ve Bush'un Texaslı olmasından utandıklarını açıklamış. Bunun üzerine, grubun şarkılarının yerel radyolarda çalınması yasaklanmış ve bazı tehditler almaya başlamışlar. Şarkıda geçen

"they’d write me a letter sayin’ that i better shut up and sing or my life will be over"

sözleri de, bunlara yapılan göndermelermiş. Daha sonra da Shut Up and Sing isimli bir belgesel çekilmiş zaten bu konu hakkında.



Bu kadar isminden bahsettiğim şarkıyı buraya koymazsam olmazdı sanırım :) Yine de, çoğu insanın bu şarkıyı çoktan duymuş olabileceğini düşünerek, çok sevdiğim bi şarkılarını da koymak istedim: Cold Day in July. Güle güle dinleyin! :)



p.s : Çok mu italik oldu, bana mı öyle geldi? :)


Bunu dedi ( 0 ) kişi

Bugün Bayram !


Bir çocuk değilsem de artık.. Rengarenk şekerler konmasa da avuçlarıma, pırıl pırıl insanlar biriktirdim çantamda.. Masal güzelliğinde bir bayram geçirmeniz dileğiyle..
Musmutlu Bayramlar.. !! :)


Edit Büdüt: Bana gelen mesajlardan biri yafu..

Edit Büdüt 2: Üstüne bu bayram Ankara'dayım, Self çalışıyorum iyi mi? Şeker istiyorum ben de.. :(


Bunu dedi ( 3 ) kişi

Felsefe dersleri nasıl olur aslında? - 2


Bugün, fatoş'un da bi zamanlar bahsetmiş olduğu, felsefe dersinde ~ki o ilk dersi o kadar ballandırarak anlattılar ki, ben de almaya karar vermiştim sonunda~ film izledik bi tane Baraka diye. 1992 yapımı, tamamen sözsüz bi film. Neyse ki, uzun zaman önce "Sözsüz film mi olur yeaa.." önyargısını atmıştım da, merakla izlemeye başlayabildim. Gerçi başlarda, diğer filmlerde olduğu gibi, müzik bitecek ve olay başlayacak hissine kapılmadan edemedim ama 20 dakikadan sonra, hala bi olay olmadığını fark edince o histen de kurtuldum.

Çok ilginç bi filmdi aslında, ilkel kabilelerin geleneksel danslarını, soğuk havada suyun içinde duran maymunları ve Hindistan'da çöp ayıklayan insanları aynı filmde görmek pek alışkın olduğum bi durum değil nitekim. En garibiyse, kesilmek için yumurtadan yeni çıkmış ve fabrikada bi ton makineye girip çıkan, kaydırağımsı yerlerden kayan ve kontrolden geçen civcivlerle ~büyük ihtimalle~ Çin metrosundaki insan kalabalığının arasında kurulan bağlantıydı. Zaten o kısımdan sonra ara verdik, ben de erken çıkmak zorunda kaldığım için sonunu izleyemedik. Hala civcivleri düşünüyorum. Size bi şey diyim mi? Ne kadar kompleks gözükürse gözüksün, aslında ayıklanan civcivler gibi hayatlarımız var. Derse giderken "Oooh.. Film izlicez, oley" diye düşünürken, yine felsefe yapıp çıktım kısacası.

Ama bu kadar yeter! Şimdi tatlı bi şeyler yiyerek 'How I Met Your Mother' izlemeye gidiyorum. Kendime geleyim azcık :)

P.s : Dersin hocası, filmin sonunu izleyebilmemiz için bize filmi verecek, nitekim fatoş'la baya ilgimizi çekti, Hasra zaman zaman uyumuş olup ara verdiğimizde "Ne anlatıyor?" diye sormuş olsa da :) Amaaan.. Maymun, civciv falan işte. Ehi :)


Bunu dedi ( 9 ) kişi

Büyümüşş..

Büyüdüğünün anlaşıldığı anlar vardır ya, onlardan nefret ederim ben. Ama yaşadım bugün bi tane, malesef. Anlatıyorum bak...

Benim siyah converse'lerim vardı eskiden, bu herbir yeri siyah olanlardan hani. Sonra zamanla, ben yazın da çokça giydiğim için sanırım ve yağmurda çamurda da, rengi açıldı. Böyle, kumaş kısmı, siyah desen değil, kahverengi desen değil bi duruma gelmişti. Ben de bunlari siyah kotun, eteğin altına falan giyemez olmuştum haliyle. Sonra ayakkabılarımı boyamaya karar verdim. Gittim, siyah kumaş boyası aldım. Kaç gündür de aklımda, bugün de öğleden sonram boş olduğu için, ALES'e çalışacağıma, oturayım da ayakkabımı boyayayım dedim, bari boş zamanım bi işe yarasın :p Sweeney Todd'un müziklerini ne zamandır dinlemiyordum, albümü attım player'a ~nedense bi elimde fırça, öbür elimde converse'ler, çok yakıştırdım o şarkıları ortama~ mutlu mutlu, çocukça bi sevinçle boyuyorum işte. Bi de boyadıkça ayakkabı bi şeye benzemeye başladı, ben iyice heveslendim falan. Çok da hoşuma gitti bu iş, tişört falan boyarım diye düşünüyorum böyle ~zaten bu sıralar, kendimi aştım, ilginç şeyler çekiyor canım, mızıka falan çalasım var~. Neyse, 1.5 saate yakın boyadım ben ayakkabılarımı, sonra boyadan zehirlenmek üzereyken pencereyi açtım, kendime geldim, içim kıpır kıpır, siyah converse'lerime kavuşmuşum. En sonunda ellerime baktım, parmaklarım falan simsiyah olmuş. Gülümsedim, "Kirlenmek güzeldir" diyen reklam aklıma geldi. Sonra ellerimi yıkamaya gittim!

Oysa küçükken çok severdim boya olan ellerimi.
Çok acıklı yaa.. Pöf!

P.s : Off.. Günlerim bi sıkıcı bi sıkıcı.. Ne zamandır yaptığım en eğlenceli şey buydu, gerisini düşünün artık :Z

P.s 2: Sweeney Todd demişken, soundtrack'teki en sevdiğim şarkı 'By The Sea'; hem Mrs. Lovett da benim kadar h a y a l p e r e s t ® olup Mr. Todd'la yaşayacağını düşündüşü için, hem de deniz kenarı hayali bende de olduğu için herhalde.



Bunu dedi ( 8 ) kişi

Google, Sen Adamı Öldürürsün :)


80'li veya 90'lı yıllarda çocuk olanların ilk aklına geleceklerden biridir Susam Sokağı. Bu eğitici çocuk programı nedense bana hiç sıkıcı gelmemiştir zamanında. Hepsi ayrı komik olan bissürü kukla, kime sıkıcı gelebilir ki zaten? Kocaman bir serçe olan 'Minik Kuş', hayatımda ilk karşıma çıkan ironidir herhalde. Ama en çok 'Kurabiye Canavarı'nı severdim o zamanlar, çünkü bi kurabiye canavarıydım ben de. Edi'yle Büdü ise, en yakın arkadaşımla bana verilen addı tabii ki, herkesin böyle bi arkadaşı olmuştur herhalde. Son zamanlarda videoları dolaşıyor Facebook'ta hatta. Videoyu izleyip izleyip gülüyorum, Edi'yle Büdü'nün '6' rakamını öğretme çabalarına. Ya da tam uyumak üzerelerken Büdü'nün Edi'ye 'Beni seviyor musun?' diye sorduğu video :) Gerçi, bu artık arkadaşlar arasında pek sık sorulan bi soru değil.. Yoksa? Yoksa? :p Bu çizgifilmler de hep böyle ama, önce Şirinler, sonra Teletubbies.. Meğer hepsinden önce Edi'yle Büdü varmış. :p

Şaka bi yana, bugünün Susam Sokağı'nın 40. yılı olması dolayısıyla sevgili arama motorumuz Google, bize bi süpriz yapmış ve o'larının yerine Edi'yle Büdü'yü koymuş. Derse gitmekten son anda vazgeçtiğim bu cuma sabahında, bilgisayarımı açıp bi şey araştırmak için Google'a girmemle mutlu olmam bir oldu! :) Bugün güzel bi gün olacak sanırım? Bakalım..


Bunu dedi ( 3 ) kişi

Postcards Traveling the World!


Bugünlerde çokça duyduğum yeni bir oluşumdan bahsetmek istiyorum..
Postcrossing denen bu oluşum, dünyanın her yerinden insanların birbirlerine kartpostal gönderme etkinliği aslında.. Hele kartpostal almayı, vermeyi sevenler için gerçekten güzel bir etkinlik. Üye oluyorsunuz ve sistem size dünyanın herhangi bir yerinden birinin adresini veriyor. Siz de o kişiye kartpostal gönderiyorsunuz. Bu şekilde siz de kartpostal alma etkinliğinizi aktifleştirmiş oluyorsunuz ve bir süre sonra da size kartpostallar gelmeye başlıyor. Site adresleri nette yayınlamadığı için güvenilir. Şimdiden elinde yüzlerce kartpostal olan kullanıcılar var. Öyleki değişik koleksiyonlar yapıyorlar kartpostallardan.

Ben daha yeni üye oldum ve açıkçası şimdiden heyecanlanmaya başladım. İlk kart göndereceğim kişi de Portekiz'den.. Bakalım bana kimlerden kartpostallar gelecek.. :)

Bakayım neler varmış diyorsanız eğer;
Postcrossing


Bunu dedi ( 8 ) kişi

Ben Bütün Çocukları Yerim!!

Ay, nasıl seviyorum şu çocukları yaaa! Herbiri ayrı şapşal, yemin ederim.

Bi kuzenimin oğlu var mesela, böyle tombik bi şey, kocaman gözleri var. 3 yaşında, ama 5 yaşında falan gösteriyor. 29 Ekim'de Kütahya'ya gittiğimde gördüm en son. Yazın gördüğümden bu yana 1 yaş daha büyümüş gibi geldi bana :) neyse.. Yazın İstanbul'da annemle, ufak bi kaza atlatmıştık da bi motosikletin çarpması suretiyle, Kütahya'ya gittiğimizde olayı kuzenime anlatmıştık. Annem o an bi gaza geldi, küçücük ~yani, yaş olarak~ çocuğun önünde benim paçayı sıyırıp "bak şurası morardı, bak burası şişti" falan demeye başladı. Sonra hızını alamayıp kendi dizlerini açtı, bi de kendi sıyrıklarını anlattı böyle. Çocuğa bi baktım, dehşet içinde bize bakıyor, annesinin bacağına gömülmüş. Neyse, sakinleştirdik, "acımıyo ki" falan dedik, ama yutmadı gibime gelmişti. Şimdi, bu tatilde tekrar gidince, çocukla sehpanın üstünde araba çarpıştırmaca oynarken ~evet, böyle oyunlar oynatıyorum çocuğa~ birden durup bana "Seni motosiklet ezdi mi?" dedi. Ben bi suçluluk duygusuyla dondum kaldım tabi, nasıl travmatik bi olay yaşatmışız çocuğa, unutmamış diye. Sonra dedim, "Çarpmıştı ama bi şey olmadı, geçti" falan. Önce cevap vermedi, sonra "Doktora gelir misin sen de?" dedi, arkasından da "Film çektirdin mi?" diye sordu. Ben ağladım ağlayacağım ama, tutuyorum kendimi. Dedim, "Çektirdim, doktorlar da bi şey yokmuş dedi, iyileştim yani" falan. Sonra dikkatini dağıtayım bari dedim, böyle arabalarla salak salak şeyler yapmaya başladım, güldü müldü baya. Neyse, akşam gidiyorlardı onlar, sarıldım çocuğa, öptüm, birden "Film çektir, olur mu?" dedi, böyle içli içli bakıyor bi de. Çok şekerdi ya, öyle bi sordu ki, düşündükçe film çektiresim geliyor, o derece. Anneme kızdım sonra, neyse, onu burada anlatmama gerek yok artık :))

Ama çok tatlı oluyorlar işte, keşke kimse büyümese... Ama ben böyle büyük kalsam, bu çocuklar hep şapşal gelse bana, sonra ısırsam falan arada onları. Yok ama, kıyamıyorum ben, anca deli gibi öpüyorum. Sonra çocuklar korkup yanıma yaklaşmıyorlar. :))

Aslında bu yazıyı yazarken, aklımda birkaç çocuktan daha bahsetmek vardı ama, kuzenin çocuğu olunca böyle uzun uzun anlattım herhalde. Kaç keredir de, yazılarıma bi resim eklemiyorum di mi? Bir çocuk resmi eklicem şimdi The Fall diye bi filmden. Hem film çok güzel, hem çocuk. Kesin izleyin yani. Ben de bi araştırayım bakiim IMDB'den falan, o çocuk başka filmde oynamış mı diye. Oynamışsa söylerim, onları da izleyin, manyak bi kız ya, konuşması falan. Tamam tamam, sustum; işte o kız, yirim beee!


Bu resimden çok da tatlı gözükmüyor da olabilir tabi, siz o konuşmasını, kırık koluyla kutusunu taşımasını falan görseniz. Bazen de anlamıyor böyle söylenenleri, o zaman bi bakışı, bi "What?" diyişi var ki... Ayy ayy, tekrar izleyim bari.. İsteyenle beraber izleyebiliriz? :)


Bunu dedi ( 0 ) kişi

Kedi (??)

Okuyanlar bilir zaten, bi kardeşim var benim :) hem de kız, böyle küçükken kavga ederdik falan. Hatta bi kere o kadar abartmışız ki herhalde, aşağı kattaki komşu gelmişti susalım diye ~gerçi onlar biraz manyaktı~. Artık o kadar etmiyoruz. Ben agresifim ya biraz, arada bağırıyorum, sonra üzülüyorum ama. Susuyorum o yüzden hemen, gerçekten. Hatta şimdi de, yanıma çömelmiş böyle, kaloriferin dibinde uyukluyor. Kedi gibi resmen, sıkasım geliyor arada. Neyse..

Büyüdük işte artık ikimiz de. Meğer o da blog açmış, benim buraya nasıl şarkı koyduğumu falan sorup durmasından anladım. Bi de, biz bu 'bence bu: eğlenceli, ilginç, etkileyici' kısmını değiştirecektik, ben HTML'yi karıştırıyordum, meğer zaten şablon özelliklerinde varmış, Betül göstermişti bana. Ama bana vermedi uzun bi süre blogunun adresini. Yalvardım da vermedi hatta, gıcık da böyle :) neyse, sonra tesadüfen buldum işte, blogger'ın bozuk olduğu dönemlerde. Okudum, sevdim çok. Güzel yazıyor, kardeşim diye demiyorum. Siz de yeni bi şeyler arıyorsanız, bi bakın bence .GöğeBakmaDurağı.'na :)

Şarkı koymak diyince, uzun zamandır eklemiyordum bi şey, şimdi içimden geldi, yine iyisiniz..:p

Waltz of the Butterfly (:




Peki, kim benimle dans etmek ister, bu şarkıda? :)

Aaa.. Bi de grup kurmayı düşünüyoruz biz Betül'le, BBS Ayın Sanatçısı seçilen 'The Pierces' gibi: b kare. Şimdiden reklamımızı yapayım da, yalnız bırakmayın bizi, olur mu? Hihi..

~Yazının başlığı da çok dandik oldu ya, bi şeylere isim koymakla ilgili problemim var zaten...~


Bunu dedi ( 3 ) kişi

BBS Ayın Sanatçısı - The Pierces

Bu ay yine karşınızda farklı bir sesle, yeni ayın ilk yazısıyla ta-tam!! bendeniz fatoş'.. 29 Ekim'le birlikte kısa bir ev tatili ve yine yazılarımıza dönüyoruz. Bu arada demeden edemeyeceğim, her zamanki gibi bir sürü ödev, sınav, quiz vb. gereksiz şeylerden dolayı bir türlü yazma fırsatı bulamıyoruz. Hazır yeni ay 'malum kasım ayı'_yapraklar bile dökülmeden kış geldi sanırım Ankara'ya :) _ yazayım dedim.

Neyse konuya dönelim, bu ayın sanatçısı olarak seçtiğimiz gruptan bahsetmek istiyorum.

The Pierces..

Allison Pierce ve Catherine Pierce isimli iki kız kardeşin, 2000 yılında New York’da kurduğu, Gossip Girl izlerken farkettiğim ve hemen şarkılarını araştırmaya başladığım pek değişik bir folk-rock grubu. Bütün şarkılarını beğendiğimi söyleyemem ama, bazı şarkıları gerçekten çok güzel.. İlk albümleri 2000 yılında çıkardıkları kendi isimlerini taşıyan 'The Pierces' olmak üzere, sanırım 3 albüm çalışmaları var. Daha doğrusu ben 3 albüm bulabildim. :D Diğerleri de 'Light of the Moon' ve 'Thirteen Tales of Love and Revenge'. Son albümde şarkılarını gittikçe daha da iyi hale getirdiklerini söyleyebilirim.

Ve şarkılarının içinde favorim olan 'Three Wishes'


Bu da ikincisi olsun, pek hoşuma gitti.. 'Boy in a Rock & Roll Band'
'why do i adore u?
we've only just met..
i feel i would do anything for u
but baby, sometimes i forget..'



Edit Büdüt: Bir de 'Turn on Billie' şarkıları pek güzel.. Sanırım bu gidişle bütün şarkıları yazacağım ben, en iyisi yazıyı burda sonlandırmak.. :D


Bunu dedi ( 5 ) kişi

Aslında...

Söylemeden edemeyeceğim, artık okuyucu sayımız da artmışken... Biz aslında fatoş'la bu blogu ilk açacağımız zaman, blog ismi olarak Douglas Adams'ın bu harikulade teriminin orijinali olan 'Somebody Else's Problem'ı kullanacaktık. Kısaltması da SEP olacaktı tabi, BBS yerine. Ancak, fatoş' bu ismi almayı deneyince, halihazırda kullanıldığını ve bizim alamayacağımızı gördü. Zaten, Otostopçunun Galaksi Rehberi'nin en ilginçlerinden biri olan bu terimin kullanılmıyor olması biraz zordu; ama bize asıl koyan, o blogun sahibinin 2004 yılında tek bir yazı yazmış ve bloga bir daha dokunmamış olmasıydı! Güzelim ismi harcamış resmen ya! Çok kızmıştım, bunu yazacaktık, unutmuşuz galiba. Pek gerek de görmemiş olabiliriz tabi. Aklıma geldi şimdi, çok sinir oldum. Ayıp yaa...

Yine de SEP yerine BBS daha güzel sanki? Ya da bu bi çeşit savunma mekanizmasıdır, bilemem... Ah! Bu bilinçdışımız... Hiç uslanmayacak, di mi? :)


Bunu dedi ( 7 ) kişi

A Tragedy of Childhood


Dün çok güzel bir müzikale gittim. 'Spring Awakening'..
Okulumun güzide müzikal topluluğu 'The Company'nin hazırladığı en iyi müzikallerden biri diyebilirim sanırım. Bu sefer gerçekten etkilendim. O kadar ki 'evet tam da müzikal seçmeleri varken ben bir şansımı deneyeyim' dedim.. Malum şöhret basamaklarını bir bir çıkarken önemli olabilir :D
Şaka bir yana gerçekten seçmelerine gitmeyi düşünüyorum fakat nedense bir şey beni hep engelliyor.. Onu bulduğum zaman hayatımdan sonsuza kadar çıkaracağım..

Neyse müzikale dönelim..

"2007 Tony Ödülleri’nde “En iyi Müzikal” dahil, tam 8 dalda ödül kazanan “Spring Awakening”, Frank Wedekind’in 1891 yılında kaleme aldığı aynı adlı, yasaklı oyunundan esinlenerek, Wedekind’in ölümünden yaklaşık 100 yıl sonra sahnelenmiştir. Müzikal, 4 dalda Drama-Desk ödülü kazanmıştır. Müzikalin Broadway kayıtlarından oluşan albüm 2008 yılında Grammy ödülü de almıştır. Müzikalin sözleri oyun yazarı-şair Steven Sater’a, besteleri ise Grammy-adayı şarkıcı/besteci Duncan Sheik’e aittir. Pop-punk şarkılarını eski Almanya’ya götüren rock-müzikal, “klasik” müzikallerden pek çok yönden “farklı”.

Müzikal, yetişkinler tarafından baskı altında tutulan çocukları konu almaktadır. Zaman içerisinde cinselliklerini de keşfeden çocuklar, kontrol edemedikleri duyguları ve yine inkar edemeyecekleri tutkularıyla yüzleşmekte, ilk aşklarını ve beraberinde gelen pişmanlıkları yaşamaktadırlar. Ebeveyn ve öğretmenlerinin baskıları karşısında karakterlerine özgü tepkiler veren gençler, kimi zaman isyan etse de çoğu zaman baskıya boyun eğmektedirler. Cinselliğin bir tabu olduğu, hatta çocuklara bebeklerin leylekler tarafından getirildiğinin öğretildiği 19.yy Almanya’sında geçen hikaye günümüzde bizlere malesef çok uzak gelmemektedir: ensest ilişkiler, dini baskılar, eşcinsellik, taciz, çocuklara şiddet, kürtaj ve yetişkinlerin kontrol ettikleri dünyada ergenlik dönemindeki gençlerin yaşadıkları zorluklar.."

Ve hemen en sevdiğim şarkılarını da koymak istiyorum buraya..



Touch me..



Edit Büdüt : Keşke gösteriden bir sahne de koyabilseydim..


Bunu dedi ( 2 ) kişi

Gencim, Güzelim

Gençken Yapılacak 100 Şey: Sözlüklerin biri sayesinde öğrendiğim Turkcell kampanyası ve Turkcell'im olmamasına rağmen buraya yazacak kadar heyecan yapmamın nedeni, cidden eğlenceli bi kampanyaya benziyor olması. Yanına 100 maddelik 'Yapılacaklar Listesi'ni ve arkadaşlarını alıp yaptıklarını videoya çekip siteye yolluyorsun. Ama öyle kolay şeyler değil, en hoşuma gidenlerse şunlar:

7. Yoldan geçen tanımadığın birine “aynı şehirde yaşıyoruz, neden tanışmıyoruz?” de ve kendini tanıt.

8. Mp3 çalarından dinlediğin bir şarkıyı otobüste/metroda tanımadığın birine armağan ettiğini söyle ve şarkıyı onunla birlikte dinle.

16. Toplu taşıma araçlarında etrafındakilere tek tek saati sor. Saati ileri/geri olanları uyar ve “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nden olduğunu söyleyerek ceza kes.

36. Belediye otobüsüne bindiğinde şoföre “öndeki taksiyi takip eder misin?” diye sor.

50. Alışveriş merkezlerinden birinde yukarı çıkan yürüyen merdivenin başında dur, yukarı çıkanlara “Unutmayın her çıkışın bir inişi var; yolunuz açık olsun” diyerek onları uğurla.

89. Yoldan geçenlere kendi fotoğrafını göster, “bu insanı buralarda gördünüz mü?” diye sor.

Diğerlerini merak ettiysen, buradan bakabilirsin. Hediyeleri de güzelmiş baya; dünya seyahati, Mini Cooper, Turkcell'lilerle 1 yıl boyunca bedava konuşma hakkı ve iPhone arasından ne istediğini de kendin seçiyormuşsun. Ama işin hediyesinde değilim ben; helyumla sakız şişirip köprülerden uçan insanları görünce kıskanan, bunlar için çok mantıklı arkadaşları olduğunu düşünen biri olarak, eğer bu listeyi yapmaya karar veren bir Turkcell'li varsa, eşlik etmekten büyüüüük mutluluk duyacağımı belirtmek isterim :p


Bunu dedi ( 7 ) kişi

Ars Longa

Grupları için seçtikleri bu isim, 'Sanat uzun, hayat kısadır' anlamına gelen latince sözün, ilk kısmı. Bu uzun yola, güzel başlamışlar diyebilirim cidden. Tesadüfen bulduğumdan beri, günde bir doz dinlemeden yapamıyorum. Health Psychology dersi için, düzenli olarak doldurmak zorunda olduğumuz tabloda "Rahatlama" satırına yazdığım 30 dk., genelde bu adamları dinleyerek geçiyor.

Tarzlarına alternative rock diyebiliriz sanırım? ~Hiç iyi olamadım bu kategorilendirme konusunda :)~ Şarkı sözleri çok güzel özellikle, müzikleri de çok sakin. Ama bu rahatlama seanslarımı, hiç kimsede ve hiçbir yerde kayıtlarını bulamadığım için, ancak Myspace'leri üzerinden gerçekleştirebiliyorum. Aslında BBS Kasım Ayı Sanatçısı olarak düşünebilirdim, ama "Herhangi bi kaydını paylaşmadan Ayın Sanatçısı mı olurmuş?" diye düşünüp vazgeçtim. Bi de paylaşmadan duramadım, dinlesin herkes diye :)

'bilseydim bi sihir belki, hiç durmaz çağırırdım seni..
yine olsun eskisi gibi..
'


Bunu dedi ( 0 ) kişi

The Sexist Son of a Bitch !

~ 'the sexist son of a bitch' ömrümüzü çürütür.. ben daha fazla bu sunum olayına dayanamaz ve uyur..





~ patchwork sergisine gidilir.. ben tabak tabak kuru pasta, cips, sigara böreği, sosis ve çerez yer.. mide fesatı geçirir, ben'in gecesi uykusuzlukla geçer, ben bir ilaç alır ve uyur.. bu arada hasra da zavallı çiçekleri ezer.. bi de utanmadan foto çekinir..




~ facebook'ta sürekli video paylaşılır.. ben bir şarkı bulur eskilerden, Shania Twain 'You're still the one'.. yüzlerce kere dinler ve uyur..



~ ben bugün sakin.. uykudan zar zor uyandı..

~ yuforim gelince haber veririm.. öpüldünüz.. :*


Edit Büdüt : Ben diim.. Sunum pek güzel oldu ahaha :D
Edit Büdüt 2 : O diil de ' i'm comin' up so u better get this party started ! '
Edit Büdüt 3 : Neyse bunu yazmiim.. Merak eden sorsun :D


Bunu dedi ( 1 ) kişi

Şaka mı Şimdi Bu?!

Hürriyet Video'larını izlemek için Flash 7 veya daha yüksek eklenti yüklenmeniz gerekmektedir. Yüklemek için tıklayınız!!!

Evet, Japonya'da insanlar böyle şakalar yapıyorlar. Bir de izleyip izleyip gülüyorlar. Bir de sonunda adamın korku tepkisini remix'liyorlar! Sonra bu adam tabi oturup gerilim filmi çeker, yok Karanlık Sular'mış, yok Cevapsız Arama'ymış. İzlediğim en güzel aşk filmlerinden biri olan Boş Ev'de bile golf topuyla işkence sahneleri var ya! Yok yok, şaşırmam artık, siz de şaşırmayın sakın...

Asıl merak ettiğim, bunun şaka olduğunu öğrendiğinde adamın ne yaptığı, o da 'şakasına' öldürmedi mi yani bunları? Çok ilginç adamlar şu Japonlar ya...

P.s : Bazılarının 'the sexist son of a bitch' diye nitelendirdiği biri hakkında sunum hazırlamakta ve upuzuuun makaleler okuyup quizler olmaktayız; yazacak çok şey var, hatta unutmamak için, derste yazıveriyoruz, ama bunları bilgisayara geçirecek zaman yok. Ühüü...


Bunu dedi ( 9 ) kişi

Ziyan

Lise sonda elime geçen Piç isimli ikinci kitabı sayesinde tanışmıştım Hakan Günday'la. Ama ilk kitabı Kinyas ve Kayra'yı okuyana kadar, benim için, beni "beisa, piçini al şuradan" gibi ergenlik esprilerine konu eden bir kitaba sahip ama gerçekten farklı bir tarzı olan bir yazardan çok da öte değildi. Bu tarzın farklılığını, 'aşık olunası roman karakterleri' listesine, Kayra'nın birinci sıradan girmesini sağlayan Kinyas ve Kayra'yla daha iyi anladım. Zamanla unuttuğum, ancak seneler sonra günlüklerimi bulunca depresif geçtiğini fark ettiğim lise yıllarımda okumamış olsaydım, Hakan Günday'ı bu kadar sevebilir miydim, bilmiyorum. Ama şu an, her seferinde dönüp dolaşıp yine geldiğim yazar olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Tim Burton filmleri gibi, Hakan Günday'ın kitaplarının da karanlık ve boğucu atmosferi beni çekiyor işte.

Bir çırpıda okuyuverdiğim ve elime geçtiğinde hala herhangi birinin herhangi bir sayfasını açtığımda, tekrar tekrar okuma isteğimi kabartan 5 romanına ~Kinyas ve Kayra, Piç, Zargana, Malafa, Azil~ bir yenisini ekledi Hakan Günday: Ziyan. Uzun zamandır beklediğim bu kitapla, yazarın üslubunun biraz değiştiğini ve tarihi romana doğru kaydığını okudum bu haftaki Cumhuriyet Kitap'ta yapılan röportajında. Yine de, aynı karanlık atmosfer bu sefer Atatürk'e karşı düzenlenen İzmir Suikastı'nın başı Ziya Hurşit'in ve günümüz ordusundaki bir erin etrafında yoğunlaşıyor. Bu iki karakterin hayatları ~bir şekilde~ kesişiyor ve ~bir şekilde~ 'Ziyan' oluyor.

Bu röportaj beni fazlasıyla heyecanlandırdı zaten, ilk fırsatta koşup alacağım Ziyan'ı ve eminim, her seferinde olduğu gibi bir sonraki kitabını merakla bekleyeceğim Hakan Günday'ın. Ancak, biz böyle meraklanırken; o, bundan sonraki romanları için hazırlıklarından, tasarılarından söz etmek yerine, son röportajında verdiği cevabı verecek her seferinde:

- Yıllar önce yazdığım bir romanda Kayra'nın da dediği gibi: Plan yok! İşte bütün plan bu.


Bunu dedi ( 5 ) kişi

BBS Ayın Sanatçısı - SoKo

Ekim ayına girmemiz itibariyle, tembelliğe alışıp bunu yapmasını fatoş'tan bekleyip durduğum için biraz gecikmeli de olsa, SoKo'yu "BBS Ekim Ayı Sanatçısı" seçmiş bulunmaktayım. Bu seçimi yapmamın asıl nedeni, böyle arada sırada internette karşıma çıkan, ve gerçekten çok sevdiğim şirin sesli kadın vokallerden birini sizinle paylaşmak olsa da, fatoş' bir gece bizdeyken, yanımızda uyuyan başka bir arkadaşa rağmen, SoKo'nun şarkılarını defalarca dinlemekten sıkılmamamız ve bu yüzden artık her SoKo dinlediğimde komik bir geceyi anımsamam da bu uzun cümleyi okuyor olmanızın nedenlerinden biri sayılabilir ~umarım beğenirsiniz de, boşa okumuş olmazsınız :)~ Artık gelenekselleştirmiş olduğumuz üzere, SoKo hakkında topladığım birkaç küçük bilgiyle devam etmek istiyorum.

SoKo, gerçek adı Stéphanie Sokolinski olan 1986 doğumlu Fransız bir kız. Öncelikle sinemaya adım atmış ve ~hiçbirini izlemediğim, ancak yavaş yavaş merak etmeye başladığım~ 'Les Irréductibles', 'Dans les Cordes' ve 'Les Diablesses' gibi filmlerde oynamış. Daha sonra, 2007 yılında; içinde, sevgilisini elinden kapan kıza ithafen yazılan I'll Kill Her ve dinlediklerimin arasında en acıklı SoKo şarkısı olan It's Raining Outside'ın da olduğu, güzel bir kelime oyunu yaparak, adı Not SoKute olan toplam 5 şarkılık bir EP çıkarmış ~ki bence kendisi de şarkıları da gayet 'cute'!~. Aslında Şubat 2009'da bir albüm bekleniyormuş, ancak şu an ne yazık ki böyle bir albüm yok. Çünkü bir ara müzik endüstrisinden korkup müziği bırakmış; neyse ki, çok bekletmeden geri dönmüş ve yakınlarda Marina adında bir başka kızla, Mum adında bir başka eğlenceli şarkı yapmış.

Sonuç olarak, sizi Take My Heart'la baş başa bırakıp gidiyorum. İyi dinlemeler!



Ayh! Ben bu sesi yirim! Çok masum söylüyor yaa :))


Bunu dedi ( 7 ) kişi

Felsefe dersleri nasıl olur aslında?

Bugün artık seçmeli arayışına bir son vermem gerektiğini düşündüm. Üniversite korosunda alto olarak yer aldıktan sonra, bugün felsefeden olan son seçmeli dersime gittim.. Applied Ethics dersi.. Bakalım beğenirsem alırım diyordum ama ben bu dersten sonra kesin almalıyım diyorum.

Zaten ders şu şekilde başladı. Zar zor bulduğum derslik -aslında ders matematik bölümünde olduğundan ve matematik bölümü yıkık bir halde bekliyor olduğundan- ve 5e kadar yetiştirmem gereken pembe formların (tamamen işsel, özel ders vermeyi düşünüyorum da) düşüncesiyle sandalyeme kuruldum. Felsefe bölümünü neden seviyorum, hocaları çok kuuul kesinlikle.. Hoca geldi ve ilk dediği "eveeet dersi aldığınıza göre, hepimiz ahlaksızlar olarak toplanmış bulunuyoruz sanırım".. İçimden bir ses "efendim?" derken, komik hocamız ders hakkında genel bilgiler verdi ve bu dönem işleyeceğimiz 'cesaret' konusuna geçti.

Bir an düşündüm de daha önce yaz okulunda aldığım 'Philosophy of Love' dersinden sonra 'Philosophy of Courage' içerikli bir ders benm için ne kadar iyi olur bilemedim. :D Gerçekten diyorum bunun sonu hiç iyi değil, dönemin sonunda görürüm ben halimi :)

Sonra hoca dersi baya dallı budaklı anlattığı için ne zaman 'cesaret' konusundan çıkıp 'bilgelik' konusuna geldiğimizi anlayamadım. Bundan sonra hatırladığım hocanın Yunanlıların 'bilgelik' kavramı 'Sofia' ile ilgili bir şeyler dediğiydi. Peki Schopenhauer 'bilgelik' hakkında ne düşünüyordu. Demişti ki Schopenhauer "Bilgelik, herkesin koynuna atlayan bir sürtük değildir." (Schopenhauer demiş, hoca da bize dedi valla) "Hatta peşinden o kadar koşanlara, o kadar fedakarlık yapanlara bile varıp varmayacağı belli değildir."

Peki 'bilgelik' neden dişi olarak sembolize edilmiştir sorusundan sonra; arka sıralardan bir hanım kızımızın aklı başka bir şeye takılmış olacakki şöyle bir soru sordu:
-Peki hocam, bilgelik dişi de, şimdi bilgelik isteyene veriyor muymuş?
Tabi hocayla birlikte sınıf koparken, sorunun devamı:
-Ama hocam öyle olması gerek değil mi? Veriyor muymuş vermiyor muymuş?
Ee haliyle hoca 'hehe' modunda ne cevap vereceğini düşünürken, arkadan başka bir öğrenci; "bu iş herkülle zeynaya döndü galiba" der ve derse ara verilir.

Hiç dersi terketmek istemiyordum açıkçası ama pembe formlar yüzünden bir saat erken çıkmak zorunda kaldım malesef. Bu dönem bu dersle çok eğlenceli geçeceğe benziyor.

Hadi bakalım bu kadar felsefe yeter..
Görüşmek üzere.. :)


Bunu dedi ( 2 ) kişi

Yeteneksizim!

Hiç artistic bi insan değilim ya! Olsa olsa scientific olur benden... İlerde birilerinin benim de kapıma "NERD!" yazma planları yapmasından korkuyorum. Çevremdeki herkes, ortaokuldan kalma yeteneklerimin hala var olduğunu sanıyor. Tamam, o kadar kötü değil aslında, liseden kalma desek daha doğru :)

Koro seçmelerine giriyorum mesela, bölüm dışı seçmeli ders zımbırtısı için, adam piyanodan verdiği seslerin aynısını çıkarmamı bekliyor benden. 3 denemenin sonunda "3'ü de yanlış" diyor, ama hemen göndermeye utandığı için muhtemelen, birkaç tane daha denetiyor. Oysa benim kulağım iyidir ya! Öyleydi en azından lisedeyken. 'Papatya'yı çok güzel söylediğim için "Papatya" derdi müzik hocası bana. Hatta bi sene Köyceğiz civarına geziye giderken, otobüsteki anons mikrofonuyla şarkı söylediğimde tarih hocası da "Aa.. kim söylüyor bunu? Ne güzel sesi var.." falan demişti arkamdan, gerçekten yaa :))

Sonra, babam her yazı yazma muhabbeti açıldığında, benim okulun internet sitesinde yayınlanmış kompozisyonumu hala sakladığını belirtip kitap yazmamı beklediğini ima ediyor. İma da sayılmaz hatta, emrivaki yapıyor resmen! :) "beisa~ da kitap çıkarır o zamana kadar..." falan diyor laf aralarında. Bloglara yazdığımı öğrendi, benden çok sevindi ya, şaka gibi. Pratik olurmuş, elim alışırmış.

Bir de annem var tabi. Fransa'daki bilmemne şirketi tarafından düzenlenen 'Bir Gazetenin İlk Sayfasını Tasarlama' gibi bi yarışmada ~yarışmanın dandikliğine bak ya!~ grupça birinci olduktan sonra ~okulumuzun ödülü de yukarıda bahsettiğim geziye ücretsiz katılımdı~, benim renklendirmede, düzenlemede falan çok iyi olduğuma kanaat getirip patchwork işlerinde yardımcı olmamı istemişti bir süre, neyse ki o çabuk pes etti.

İşte, lisedeyken ufak tefek bi şeyler yapmışım da, çok büyütülmüş bunlar. Ben de sanata yatkınlığım var, ne de olsa balık'ım diye geçinirdim işte. Ama koro hocasının "Sen bi enstrüman çal, piyano olabilir, flüt olabilir, mandolin olabilir, kulağını hassaslaştırır" demesiyle, bütün gerçekler yüzüme çarptı. Ben en iyisi, yarın gideyim de makalelerin fotokopisini çektireyim.

Şimdiden duyuyor gibiyim: 'Lavaşkiri lavaşkiri yumuşacık kaymak gibi lavaşkiri'
İçimi döktüm, rahatladım.

O değil de, 'Yetenek Sizsiniz' diye bir yarışma mı ne başlayacaktı, ona mı katılsam? :p

P.s: Yine de dinlemek, okumak, izlemek falan yetiyor bana ya. Şimdi fatoş'u izleyeceğim zaman, kendim söylemiş kadar heyecanlanırım mesela. Kızın sesi valla güzel ya, Kelly Clarkson'ın Because of You'sunu söylediği bi videosu var bende, harika resmen! İsteyene gösterebilirim hatta :p


Bunu dedi ( 2 ) kişi

Okul gibisi yok !

Bişiler yazmak istedim. Buralar uzun zamandır boş kalmış. Ama neden? Çünkü caaanım güzel okulum açıldı, ve biz beisa~yla seçmeli ders arayışına girmiş bulunmaktayız. Hoş tabi bugün okulun ilk günü ve beisa~ Hacettepe'de gezmekte, bense kahvaltı keyfinden sonra bunları yazmaktayım. Az sonra da dışarı çıkıp gezmeyi düşünüyorum. Hemen yargılamayın, derse gitmeyi de düşündüm, ama düşünmekle olmuyor baktım. Bahane çok, ilk günden derse mi gidilir? Bunlar aleyhimde delil olarak kullanılabilecek türden şeyler farkındayım.. :D

Neyse ben çıkıyorum, gelmek isteyen varsa, her zaman hazırım.. :)

Edit Büdüt : Okul gibisi yok yaf!

Edit Büdüt 2 : Okul gibisi yok derken, harbi harbi bugün ilk derslere gitmedim, bahçeli out, park caddesi in.. ! :D



Bunu dedi ( 5 ) kişi

Love is..

Geçenlerde bir gün, blogger'ın açılmamakta ısrarlı olduğu zamanlar, Google'la eğlenirken, bir sayfa buldum: Loveisfan! :)

Ben Şıpsevdi sakızlarından öğrendim aşkın ne olduğunu :) hatta, şu an şıpsevdiysem, bana azıcık ilgi gösteren her adama aşık oluyorsam ~Eternal Sunshine of the Spotless Mind~ hep bu sakızlar yüzünden sanırım... öyle küçük şeylerin aşk olduğuna inandırdılar ki: 'Aşk, birbirine farklı isimler takmaktır' ~Aa! O zaman kesin beni seviyor!~ Yine de, o minicik ve incecik kağıdın üstündeki şirin fonttaki yazılar ve şirin resimler, çocukluğuma dair en özlediğim şeylerdendir. Hem Şıpsevdi'nin tadı da güzeldir, Big Bubble gibi, Wall gibi kolay bozulmaz. Gerçi artık en iyisinin Falım olduğunu biliyorum ama küçükken kim şekersiz sakız çiğnemek ister ki? Hem Falım'ın içinde yazanları da anlamazdım zaten, uyaklı falan. En iyisi Şıpsevdi, ismi bile şirin! Ya da ben siteyi bulunca çok heyecanlandım? :)

love is..



















the reason we're here on earth.


Ama birilerinin bunları biriktirip buralara koymuş olması da inanılmaz bence :) Zaten feysbuk'unu vermiş çocuk, o heyecanla mesaj da attım aslında, ama cevap vermedi! Hıh.. Ben de başkalarıyla paylaşayım bari bu heyecanı dedim :p

Bu arada demin aklıma geldi, küçükken Garfield'ın en sevdiği yemek olan 'lazanya'yı bir balık türü zannederdim! Balık ismine benzemiyor mu ama ya? :)
"Sevgilim, bugün lazanya tuttum."
Bak, ne güzel uydu :p


Bunu dedi ( 0 ) kişi

Şimdi Reklamlar

Ben hangi siteye girsem, ya paralı oluyor, ya kapatılıyor: Youtube'la başladı her şey, KareokeParty, SoundKlan, Last FM derken, şimdi de Blogger gidiyor elimden. DNS ayarlarını, Youtube'un "an error occured" uyarısını almamak için değiştirmiştim, şimdi Blogger'ı kullanabilmem için başka bi şey yapmam isteniyor. Ama bu çok acımasızca! Ben youtube ve blogger arasında seçim yapamam ki. Bu yazıyı da Ktunnel'den girip yazıyorum ~bunların varyasyonlarına da hastayım~, umarım yayınlamayı başarır. Sinir oldum, tepede başörtülü bir kız var Zehra diye, 21 yaşında ve bekarmış. Evliliğe açıkmış, duyrulur.

Böyle bi reklam gözümün içine girerken, daha da önemlisi, biçimlendirme kodlarının butonları yokken ve "Kaydı Yayınla" butonu kaybolmuş ama yalnızca kelimeleri kalmışken, mutlu ve şekerli bir bayram yazısı yazamadığım için, cicili bicili resim ekleyemediğim için kusura bakmayın. Ama musmutlu, taptatlı bir bayram geçirin sevdiklerinizle birlikte :)

P.s: Yakınlarda bir gün, normal yollarla girebilirsem şu siteye, hem yukarıda saydığım bilimum sitelerin linklerini ekleyeceğim, hem de biçimlendirmesini yapacağım :) Mesela KaraokeParty, paralı da olsa zevkli sitedir.

P.s 2: Biraz önce, yani fatoş'un koyduğu bayram mesajının anca 1/3ünü feysbuk'ta taglendiğim reklam linkinden okuyabildikten sonra, aynı mesajı üyesi olduğumuz bir forumda görünce, birden fatoş'un yazdığını çaldılar sandım. Meğer tek çalan onlar değilmiş, fatoş' söyledi, güldük baya. Ama şirin mesajdı cidden.

P.s 3: Yine biraz önce, Ktunnel yüzünden çıkan bir reklam daha görüp halime şükrettim: İlişkiye nasıl girilir?

~Çok sonradan gelen~ P.s 4: Biçimlendirdim, demek ki girebildim! Oley! :)) Özlemişim.
~Çok sonradan gelen P.s 4'ün hemen arkasından gelen~ P.s 5: Sadece blogger'a girebiliyorum, BBS'nin yüzünü hala göremedim ~burada küfür var!~.


Bunu dedi ( 1 ) kişi

Şeker Tadında Bir Bayram

Bayram sabahları, demli bir çay, bayram şekerleri, şeker isteyen çocuklar, bir telaş, bir koşturmaca. Bayram programları, kolonya ikramları, bayram harçlıkları, ev gezmeleri, kısa hal hatır sormalar, el öpenlerin çok olsunlar ve daha bir dolu küçük ayrıntı. Hayatın üzerindeki 'pause' düğmesine dokunun.. Kısa bir süre için hayatı durdurun. Unutmadığınız kimse kalmamasına özen gösterin. Mutlu bayramlar..

J



Edit Büdüt: Ben bu bayram mesajını çaldım bi yerlerden :)
Edit Büdüt 2: Az şeker yiyin, sonra karnınız ağrımasın.. :)


Bunu dedi ( 7 ) kişi

Böyle Proje mi olur? Çok saçma (!)

Sanırım hayatım bu aralar çok karışık, üstüne blogger da sürekli sorun çıkartırken nasıl yazı yazabilirim ki.. O değil de en son 'Şu Yalan Meselesi' yazımdan sonra bir haber daha yazmayı düşünüyordum fakat bu sorunlar nedeniyle bloga el atamadım bir türlü. Neyse hemen haberime geçmek istiyorum.. Demem o ki son zamanlarda pek eğlenceli ödevler çıkmış, Tayvan'lı Yang-Ya-ching denen çekik gözlü kızımız okul projesi için, Paris'te tanımadığı 100 erkeği öpücekmiş. Sanırım ödevin yarısını da bitirmiş durumda.. Bir kere kimse 'hadi canım, böyle de proje mi olur? çok saçma! ' demesin, eminim çoğu kız aklından ' bu güzel bi ödevmiş, biz de böyle projeler yapsak ya' diye geçiriyordur. Hele de ben en son bitirmek için 4 gün, sabah-akşam oturduğum yere yapışıp staj raporu gibi bir belayı düşündükçe, 'biz niye böyle projeler yapmıyoruuuz?' diye haykırmak istiyorum.. :D Şaka bir yana, ciddiyim aslında, neden olmasın ya? :D
Bu Yang-Ya-ching denen kızımızın fotoğraflarını ve deneyimlerini paylaştığı sitesi de (ee haliyle) en çok tıklanan sitelerden biri olmuş. Tabi bu arada 'Tayvan'da erkek mi kalmadı, Fransız erkeklerine sardın?' diye de tepkiler alıyormuş. Haklılar valla, ama hanım kızımızın bir bildiği var demekki.. :)
Ben de biraz bakındım ve hoşuma giden bir kaç fotosunu koyayım dedim..


Peki dedim, bunlar gerçekten güzel fotolar, yalnız aşağıdaki Fransız arkadaşın öpüşürken takındığı poza ne demeli? Eli belinde, bir Tarkanvari, 'çekiyor musunuz? ben bu işi iyi yaparım ama hadi çekin yeter ya' der gibi duruşuna ne demeli? :D


Neyse olur o kadar.. Sonuçta projeye biraz ciddiyet katmak lazım di mi?


Bunu dedi ( 7 ) kişi

Karanlıktakiler

Evet! Çevremdeki herkes "aa ıssız adam mükemmel", "beisa, kesin gitmelisin", "nee? hala gitmedin mi?" diyip durduğu ve çevremeki her yerde 'Anlamazdın' ve 'Historia de un Amor' çaldığı için filmden soğumuş ~soğumak ne kelime, nefret etmiş~ ve hala izlememiş olabilirim. Ama Çağan Irmak'ı severim. Çemberimdeki Gül Oya gibi bir dizi yaptığı için severim en önce. Sonra Mustafa Hakkında Herşey ~'her şey' ayrı yazılır!~ için... Yeni filmi de geliyormuş işte: Karanlıktakiler. Sağlıksız bir anne-oğul ilişkisi anlatılıyormuş Meral Çetinkaya ve Erdem Akakçe'nin oynadığı filmde. Sanırım, bu kadar ailevi ilişkileri işleyen bir yönetmenin, ailesiyle sorunları olduğunu düşünmek için, psikolog adayı olmaya gerek yok. Neyse, onu bir kenara bırakayım; asıl önemli olan, 5-6 Eylül'de Montreal Film Festivali'nde ilk defa gösterilen film, Ekim'de Türkiye'de de vizyona girecek.

Lakin, şöyle bir sorun var: Her yaptığı projede aynı oyuncuları ve aynı müziği kullanmasından biraz(!) sıkıldım. Oyuncular da çok sorun değil aslında ama, ben, mesela 'Historia de un Amor'u ve adını bilmediğim ancak Karanlıktakiler'in resmi websitesinin girişinde çalan müziği Çemberimde Gül Oya'yla hatırlamak istiyorum. Sonra buralarda duyunca çok üzülüyorum. Gerçekten. Ama severim yine de. Hatta, canım Mustafa Hakkında Herşey izlemek istiyor aslında bu sıralar. Neyse, daha fazla kişiselleştirmeden, Çağan Irmak'a başarılar dileyerek, yazımı sonlandırıyorum.
Son.

P.s: Cidden o adını bilmediğim ancak Karanlıktakiler'in resmi websitesinin girişinde çalan müziğin adını bilen var mı?

P.s 2: Şimdiden uyarıyorum, gidenler bana "beisa, kesin gitmelisin"vari şeyler söylemeyin, tepem atıyor sonra.


Bunu dedi ( 2 ) kişi

Şu Yalan Meselesi

Evet ben bu haberi okudum dün..
Erkekler kadınlardan daha yalancı.. !! :p
Kadın - erkek ilişkileri üzerine yapılan bir araştırma sonucuna göre, erkekler kadınlardan 2 kat daha fazla yalan söylüyorlarmuş. Bence doğrudur valla.. Hoş tabi araştırma İngiltere'de yapılmış, belki ingiliz halkı için daha geçerlidir, fakat Türk erkeğinin 'malı meydanda' yetiştirilme tarzından dolayı belki bu yalan şeysi bizde pek işlemeyebilir. Ama Türk kadınının da 'dırdırcı' halleri, erkeklere "yalan söylee!!" dedirtir vaziyette tabi..
Habere göre kadınlar günde 3 kere, erkeklerin de 6 kere yalana başvurduğunu göstermiş. Bir de erkeklerin ve kadınların 'Top 10 Hit List Yalan'larını yazmışlar.. Ki şunlar oluyor :

Erkek Yalanları Top 10:

1- Bir şeyim yok, ben iyiyim.
2- Bu son kadeh.
3- Göbeğin hiç de o kadar büyük değil.
4- Hiç fikrim yok.
5- Pilim bitti.
6- Üzgünüm aradığını duymamışım.
7- Bu kadar içmeyecektim.
8- Kendi yolumda gidiyorum
9- O kadar da pahalı değil.
10-Trafikte sıkıştım.

Kadın Yalanları Top 10:

1- Bir şeyim yok, ben iyiyim.
2- Bu yeni bir şey değil ki, yıllardır yapıyorum.
3- O kadar da pahalı değil.
4- İndirimdeydi.
5- Kendi yolumda gidiyorum.
6- Bilmiyorum nerede, dokunmadım bile.
7- O kadar içmeyecektim.
8- Başım ağrıyor.
9- Hayır, onu ben atmadım.
10-Üzgünüm aradığını duymamışım.

Ben bunlara şunları da eklemek istiyorum : 'Telefonun sesi kapalıydı', 'Arkadaşlarla sohbete dalmışız canım' (hadi ordan), 'Çok işim var kusura bakma', 'Benim için fark etmez' falan fıstık işte.. :D

İnanmayın derim, inanmayın!!



Bunu dedi ( 2 ) kişi

Sea Slug

Ta-ta-ta-tamm! Yine bir can sıkıntısı aktivitesi sonrası karşınızdayım! 4 gündür uğraştığımız rapordan bunalıp ~ki sizi de fazlasıyla bunalttığımızı düşünüyorum~~bu cümleortasıdüşüncelere de henüz tutarlı bi işaret bulamadım malesef~ hasra ve fatoş'la toplu ve saçma konuşmamızdan sonra biraz da feysbuk'ta takılmaya başladım. Girmediğim profil kalmayınca, testlere bakayım dedim biraz. Stockholm'de yaşayacakmışım, oysa favorite season'ım olarak 'yaz' seçeneğini işaretlemiştim. Onu beğenmeyince, gözüme takılan başka bir teste geçtim ve aşk hayatım 'Serendipity'i beklerken, 'the Lake House' filmi çıktı, ama önemli olan altta yazandı: "Being at the right place at the wrong time" ~preposition hatası var gibi duruyor gerçi, neyse~ Hemen ilgili yerlere yazıverdim :)

Diğer testler sarmadı ve asıl eğlendiren şeye geçtim: Pet Society. Sims 3 oynamak için yanıp tutuşurken Pet Society'le avunmanın ne kadar acı bir deneyim olduğunu geçip sadede geliyorum. Ne arkadaşlarımın profillerinin, ne testlerin başarabildiğini, bu oyunda balık tutmak başardı: Sakinleştim! Nasıl bir deniz hasretiyse bendeki, hayvanımsı bir yaratığın üstüne, oltamın ipi kırmızı olmayacak şekilde arada bir tıklayarak balık harici ne varsa tuttuğum şeyler bana iyi geldi gerçekten, her şeye gülmüyorum artık! Saçmasapan şeyler de söylemiyorum kimseye ~Hayır! O tekerlememsi cümleyi tekrar söylemeyeceğim!~ Buyrun burada da bir-iki resim, siz de manzaraya hayran kalırsınız belkim ~anne, ben uyak yaptım :p~












Nasıl? Çok şeker pet'im di mi? Bu sea slug denen şeyle de napcam bilmiyorum, geri dönüşüm'e atıp puan kazanayım bari :p

P.s: Valla ciddileşcez ya, yemin ederim.


Bunu dedi ( 2 ) kişi

(Cont'd)

ve tam o sırada, ekran kararır ve bir yazı belirir: 2 dakika sonra...

hala aynı kişiler, aynı gülme efektleri, rapor yazmaktan suyunu çekmiş aynı beyinler ve bakalım bu sefer neler oluyor? :D

"J - post blue:
*yazdım
*kıhkıh
*http://baskabirininsorunu.blogspot.com/
*holley
*31. kaydı ben yaptım
*kıhkıh
*ya çok terbiyesiz oldum ben
*kıhkıh
Hasra:
*haha
(: purple! :
*hahahahahaha
*fatma bunu da yaziim mi hahaha
"J - post blue:
*yaz yaz farketmez benm için sorun diil
*kıhkıh

P.s: ben de yazdım! ama şu sıralar daha düzgün bir kayıt hazırlığındayım. ah! şu rapor yüzünden cümle bile kuramaz oldum.. imdat!


Bunu dedi ( 2 ) kişi

Entay-biyotik muhabbetler !

İki gün önce daha iyi bir konu bulup geri döneceğimi söylemiş olmama rağmen dönemememin tek sorumlusu olarak staj raporu belasını gösteriyorum. Beisa ve benim beyinlerimizin 'Sünger Bob'unkinden farkı kalmadığını farkettiğimiz an artık çok geç olmuştu. Biz tam 4 gündür staj raporunu yazmak için kasıyorduk. Tabi raporun etkisi Beisa'nın üstünde çok farklı bir şekilde ortaya çıktı. Benim antibiyotik kullandığım zamanlardaki gibi aşırı ve fazlasıyla gereksiz bir mutluluk ve bakın daha neler olmuş :

Konuşma daha rapora başlamayan Hasra, ben ve Beisa arasında geçmekte olup, konuşmada olan 'hehehe', 'kıhkıh', 'kihkih', ve 'hahaha' gibi şeyler tamamen gülme efektleridir..

Beisa - (: purple!
Ben - "J - post blue
ve Hasra - Hasra :D

Hasra:
*geldim
(: purple! :
*hoşgeldin
Hasra:
*bitirdiniz mi raporu?
(: purple! :
*bnm biraz daha var yrn ya da salı biter..
Hasra:
*him guzel
(: purple! :
*sen başladın mı?
Hasra:
*i-ih
(: purple! :
*hasra.. ya, başla artık, kendni daha ii hissedersn hem..
Hasra:
*ok
*yarin da ise gidecem son olarak
(: purple! :
*boş boş oturmak kötü bi şey..
Hasra:
*bos degilim ki
*dusunuyorum
(: purple! :
*hani bi hafta gidiodun sen :.o
*eet.. sorun da o ztn hehehe rapor düşünmeni engellio..
*hatta gün içinde yeterince yazarsan beynini uyuşturuo..
*antibiyotik etkisi yapıo..
*sen de mutlu oluosun hehehe
*her şeye gülüosun.. ki ciddiym hehehe
*şu an o haldeyim de hehehe
"J - post blue:
*senn her zmnki halin lan bu
*uydurma
*:D
(: purple! :
*hehehe
"J - post blue:
*git eski konuşmalarımza bi bak bakalım
*her sayfada dozens of kihkih yani
*:P
*kıhkıh
Hasra:
*hehehe
*kihkih
(: purple! :
*haklısın aslnda hehehe
Hasra:
*kehkeh
(: purple! :
*ama gidip olur olmaz kişilere olur olmaz sorular sormuodum eskiden hehehe
Hasra:
*biz olur olmaz miyiz?
*olmak olmamak?
(: purple! :
*yani raporun uyuşturucu etkisi var ve bundan faydalanmalısın hasra hehehe
Hasra:
*ben bunlari hic dusunmeyim
"J - post blue:
*çnkü o kişiler olur olmaz diildi o zamanlar
Hasra:
*durumum musait degil
(: purple! :
*he.. eet de.. hayatımda başka olur olmaz kişi yok muydu yani soru sormamam gereken hehehe
Hasra:
*ya o olmasa?
*ben olur muydum?
*haha
(: purple! :
*e varsın ztn :o
Hasra:
*soru sorman icin olmamasi gereken olan..#?
(: purple! :
*hm :o beynimin uyuşuk haliyle anlayamicaım kdr karmaşık bu hasra.. hehehe
"J - post blue:
*bence hasra da ne sordunu bilmio :D
*kıhkıh
*beisa
Hasra:
*ben var miyim ki?
*?
"J - post blue:
*hayatında o zaman olur olmaz kişiler varsa bile sormuodun soru moru
*olur olmaz olması gereken artık olur olmaz kişi yüzünden olur olmaz kişilere olur olmaz sorular sormaya başladın..
*got it?
*kıhkıh
(: purple! :
*hahaha
"J - post blue:
*tekerleme gibi lan
(: purple! :
*süper cümle hehehe
"J - post blue:
*kıhkıh
*bunu yazmam gerek
*bloga yazıcam
*kıhkıh
*bu muhabbeti
*dur bekle
(: purple! :
*ben yzcaktım yaa!
*tam onu düşünüodum hehehe
"J - post blue:
*yaz o zaman
(: purple! :
*fatma saykikliği bırakıp raporuna döner misin? _?
Hasra:
*kim olur olmaz insan bu durumda?
(: purple! :
*kim olcak hehehe
"J - post blue:
*kıhkıh
(: purple! :
*yok yok.. sen yaz, daha eğlenceli senin yazıların hehehe ben yorum yaparım cool
*blöf olsun die çemkirmiştim, kabul etceini düşünmedm hehehe
*hemen yaz o zaman dedi hehehe

o-o-o-o-o-o-o

Staj raporuna hayır! :D

Edit Büdüt : Yazdım..


Bunu dedi ( 2 ) kişi

Strawberry ice cream :p

Evet ! Son günlerde bir staj raporu belasına bulaştım ki sorma gitsin. Üstüne bir de modem bozulursa fatoş nasıl literatür taraması yapabilir ki? Bir yolunu buldum elbet ama söylemem, çok gizli.. :p Son zamanlarda burayla pek fazla ilgilenemedim bu da gerçekten çok canımı sıkmaya başladı. Özellikle son iki gündür staj raporu için sabahtan akşama kadar bilgisayarın başında oturup, referans da vermeliyim, bundan da bahsetmeliyim, çooook amaa çoook yazmalıyım diye didinirken beynimin yavaş yavaş suyunu çekmeye başladığını farkedip, evet, işte tam da şu anda staj raporu yazmayı bıraktım. Biraz da bloglayayım dedim.. :)

Aslında anlatacak bir şeylerim de yok, öyle karalama olsun işte. Napalım iki gündür rapordan başka bir şeylerle ilgilenmedim. Yok yok ilgilendim tabi, her zamanki gibi abartıyorum. Mesela dün Cancu'yla Burcu'yla çok güzel ekşınlar yaptık. Sonra bugün teyzemlere iftara davetliydik falan fıstık işte.

Canım sıkıldı, öylesine bir şeyler yazayım demiştim ya. Belki yarın aklıma başka şeyler gelir.

Tamam. Bu kadar..

Dağılın!

Edit Büdüt : Msn'de çoklu kişilik sorunu yaşıyorum :p



Bunu dedi ( 2 ) kişi

Ah!

Bu günlerde hiç dışarı çıkmıyorum, dolayısıyla çevremde hiç köpek yok. Ayrıca sürekli odamda ve ev ahalisinden uzakta olduğumdan, gayet yalnız sayılırım. Ama canım Zitch Dog oynamak istiyor.

(bilmeyenler için tanım: 'zitch dog' How I Met Your Mother'dan öğrenilmiş, arabada giderken dışarda bir köpek gören ilk kişinin 'Zitch Dog' demesiyle puan aldığı oyundur.)

Ben de kendi kendimi, sevmediğim insanları gördüğümde "Zitch Dog" diyerek eğlendiriyorum. Kazanan hep benim, ama bu oyunu çok oyunculu platforma da taşayacağım ilerde. O zaman daha zevkli olur, Marshall-Ted havası gelir oyuna _ki ben Marshall olurum!_. Sınıfta falan yaparız belki, sevmediğimiz biri içeri girdiğinde _o kim? :)_. Evde televizyon izlerken, Kadir Çöpdemir falan çıktığında da söylenebilir mesela. Yine de şöyle bi sorun var tabi, diğer oyuncu "Yoo... Ben Kadir Çöpdemir'i sevdiğimden söylemedim." diye mızıkçılık yapabilir. Daha da kötüsü, gerçekten seviyor da olabilir. Köpek gördüğünde bağırmak kadar nesnel olmadı sanırım bu oyun.

İyisi mi vazgeçelim bu oyundan, ben kendi başıma eğlenmeye devam edeyim. Kaan Tangöze'nin de dediği gibi, neşem yeter!

P.s : Kadir Çöpdemir, sadece bir örnektir, sevmediklerimin arasından bulduğum en alakasız olandır. Can sıkıntısı işte, alınmayın.

Ps 2: Boşuna gelmiş olmayın, şu şarkının güzelliğine bakın o zaman :)



"yesterday you told me 'bout the blue blue sky
and all that i can see is just a yellow lemon-tree"

Çok seviyorum böyle şarkıları, mutlu gibi, umutlu gibi... Kıpır kıpır :)
Sözlere fazla takılırsanız depresyona girer, müziğe fazla takılırsanız yuforik®'leşirsiniz.


Bunu dedi ( 2 ) kişi

Tonlayalım!

FM 100 Hue Test: Bir Mozilla Firefox eklentisi olan StumbleUpon sayesinde bulduğum sayfalardan biri. Tamamlamak için biraz mazoşist olmak gerekiyor bence, zira testi bitirdikten sonra, etrafımdaki her renk göz acıtıcı gelmeye başlamıştı :|




Bugün, biraz sadistliğim tutunca, başkalarına da denettirmeye karar verdim. Amaç, her satırdaki renkleri, ilk ve son renklere uyacak şekilde, tonuna göre dizmek. Her satır bir öncekinden daha zor tabii ki. Testin sonunda, hakkınızda kayda değer bir şey öğrenmiyorsunuz ama yine de denemesi zevkli diyebilirim. O kadar 'I Like it!' demişim, güzel olmasa der miyim? :) Hadi, kolay gelsin.

P.s: Bugün renklerle bozdum.

P.s 2: StumbleUpon demişken, bunlar fatoş'un, bunlar da benim 'I Like it!'lerimiz :)


Bunu dedi ( 2 ) kişi