Bok (Bu bi selam tamam mı?)

Postcrossing'e üye olanlar bilirler. Hesabınıza girdiğinizde sol üst köşede profil fotonuzun yanında, her açtığınızda farklı bir dilde selamlar postcrossing sizi, uluslararası bir site olduğundan mütevellit.

Ama bu sefer bir değişik selamladı, sanırım yıldızlarımız küsmüş.

Bkz: Bok, Fatma! (Çok kızmış, ünlem de var)

Edit büdüt: Hangi dilde selam demek bilen var mı acaba bunu? Ona göre kompleks yapacağım da.. :D Zuhaaahhaaa !

Edit büdüt 2:
kormemundi blogunun sevgili yazarı sağolsun bizi aydınlattı, hırvatça imiş :D şimdi bunlar birbirlerine 'bok' diyerek mi selamlaşıyorlar? :D




Bunu dedi ( 7 ) kişi

Sıkı Can İyidir?!

Şöyle afili cümleler kurmak istiyorum, ama o kadar sıkıldım ki ilginç isim tamlamaları, eğlenceli sıfatlar bulmakta zorluk çekiyorum şu an. Bu nedenle, istemeden de olsa, doğrudan konuya gireceğim. 3 günlük fatoş'un evindeki Mersin tatilim dışında, bütün yazımı, bu sene sıcaklıkta kendini aşan Ankara'da geçirmiş olmam bi yana, bu süreçte, bütün arkadaşlarımın şehir, hatta ülke sınırları dışında olmaları dolayısıyla, odamdan çıkmama rekorumu kırmak konusunda büyük adımlar attığımı söyleyebilirim. İşin kötüsü, evde oturdukça içim şişiyor resmen ve halihazırda küçücük olan odama sığmakta zorluk çekiyorum. Kendimi, Harikalar Diyarı'ndaki tavşanın evini ziyaret edip masanın üstünde bulduğu kurabiyeden yediği için aniden büyüyen ve kolları, bacakları evin pencere ve kapı gibi bilimum deliklerinden taşan Alice gibi hissediyorum ! :)

İzlemediğim dizi kalmadı, masamda 3 tane kitap var şu an ve 2 tane de film hızla bilgisayarıma iniyor. Ama takdir edersiniz ki, bütün bunlar, bir süre sonra yetmiyor. Nitekim, Google'a "what to do on internet?" yazacak kadar ne yapacağımı bilmez durumdayım şu an. Asıl ironik olan kısımsa, sitelerde cidden böyle listelerin olması değil, o listelerdeki maddelerin çok büyük bir çoğunluğunu zaten yapmış olmam. Flash oyunlardır, Stumble Upon'dur, masaüstü için duvar kağıdı aramadır, hızlı yazma alıştırmalarıdır, blog tutmaktır.. Hepsini yaptım ! Hatta bi tanesinde çıkmaz mı, Otostopçunun Galaksi Rehberi'ni okuyun diye?! Okuduğuma sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim ! :)

Demek istediğim, cidden, siz ne yapıyorsunuz ya şu bilgisayarın başında? Facebook, Twitter.. bi yere kadar, öyle diil mi? :)


Bunu dedi ( 7 ) kişi

BBS Ayın Sanatçısı - Chic Gamine

Heyoo ! Hala hasta ve öhö öhö modunda sesleniyorum size. Sesim çıkmıyor da olabilir bile :o Sadece grip olmakla kalmamış, boğazımı da kaybetmiş bir insanım ben. Ama bu sayede blogla ilgilenmeye başladım yeniden, fena mı oldu? :)

Aslında bu ayın sanatçısını çoook önce yazacaktım, hem de taa bi ay önceden "buldum buldum, yeni ay sanatçısı Cheryl Cole olacak, ebet ebet" diye dolanıyordum ama şu an bi üçyüzaltmış derece etrafımda döndüm, sonra da yüzseksen derece sağ ayağım üzerinde ve kararımı verdim. Cheryl Cole artık öbür aya kaldı.

Dün tesadüfen şu blogların üst kısmındaki navbardan sürekli "sonraki blog" diye giderken bi bloga denk geldim. Burdan onun da reklamını yapayım hemen, Evrensel Müzik. "Vay" dedim büssürü albümler, ne ararsan var. Malum kendim de bi korist olunca, etiketlerden akapella müzik adına ne varmış diye bakayım dedim ve böylece Chic Gamine'i bulmuş oldum.

Açıkçası grup hakkında pek bi bilgim yok. 1999'dan bu yana beraber şarkı söyleyen dört adet hatun ve başlarında bir erkekten oluşan vokal grubu, albümlerinde dinlediğim şarkılarının hepsinde enstrüman kullanmış ama vokal perküsyonları da gerçekten çok iyi. 2008'de çıkardıkları kendi isimlerinde olan Chic Gamine albümlerindeki bütün şarkılara da bayıldım, ingilizce şarkılarının yanısıra fransızcalar da var. Ebet şiddetle dinlemenizi tavsiye ediyorum.

Ee ben buraya en çok sevdiğim bir parçalarını koyayım da dinleyin siz bi:
Chic Gamine - I Don't Lie


Bir de MySpace adresleri var, şurda; bir de kendi siteleri var, burda.

Bisou Bisou (bkz: fransızca öpücükler)

Edit Büdüt: Bir de hiçbir yerde şarkıların sözlerini bulamadım. Çok mutsuzum. Bulan olursa bana da iletin noluuurr :(


Bunu dedi ( 2 ) kişi

Pür Neşe Hastalık

Hastalık hali, her ne kadar kötü olsa da bazen iyi yanlarını da görmüyor değiliz. Mesela ben her grip olduğumda veya boğazım ağrıdığında, antigribal (böyle bir şey var mı bilmiyorum) ve antibiyotik (böyle bir şey var biliyorum) ilaçların etkisinde bir manik neşeyle karşılaşıyorum ister istemez. Artık, böyle anlarda, beisa hemen farkediyor zaten, 'antibiyotik mi aldın sen' diyor. Alakası yok aslında, bence tamamen şımarıklık.

Açıklayayım. Çünkü hasta olununca evde, okulda, arkadaşlar arasında vs. bulunduğun çevredeki insanlar, hasta olan kişinin bir kedi kadar masum bakışlarından, biraz öhö öhösünden, ve olaki sesinde de değişiklik varsa, o sesi artık duymak istemediklerinden mi yoksa acıdıklarından mı bilinmez, bir şefkatle yaklaşır malum kişiye. Ee bunu kullanmamak olmaz diye düşünen hasta şahıs da en acıklı halini takınır daha çok şefkat için. Sonrası bir döngü halinde, şefkat-şımarıklık diye gider.

Her istediği ayağına gelir. Bazen istemediği şeyler bile, ıhlamur, ilaçlar, zorla içirilen meyvesuyu, süt vs. Artık onlara da katlanılır. Ama yine de sevilmeyen bir şeydir hasta olmak. O yüzden bu şefkate ihtiyacı vardır hastanın, hemen iyileşebilmek için işte.

İşin ilginç yanı, hasta olduğunda o ana kadar yemediğin bütün meyveler yenir, içmediğin kadar sıvı tüketilir. Hatta bunu günde kaç kere sifon çektiğinizi düşününce farkedebilirsiniz. En hareketsiz kaldığın zaman dilimidir. Artık yastık ve bilimum peçeteyle haşır neşirsindir. Hatta bir süre sonra peçeteler bi dağ haline gelebilir.

Bir de son olarak diyeceğim o ki, özellikle gripken sesin değişmesi nedense hasta kişinin çok ilgincine gidiyor olmalı ki, habire konuşur. Öyle böyle değil. Yeni, değişik bir sese sahip olmak, kesinlikle kullanılmasını gerektirdiğinden değil ama sürekli hasta olan bir insan değilseniz, bence o sesi duymak gerçekten eğlenceli olabilir. Ben şimdi evde muzdarip bi şekilde, hem de yapayalnız duruyorum. Aslına bakarsanız, meyvesuyu getirenim de yok, sesimi duyuracağım kimse de yok. Hatta az sonra bu yazıyı bitirip, yoğurtlu makarna yapmaya gideceğim.

Edit büdüt: Şefkat gösterin bana ! :(


Bunu dedi ( 10 ) kişi

Yeni Bir Film : Facebook

David Fincher'ın çekimlerini tamamladığı yeni filmi 1 Ekim 2010 tarihinde gösterime girecek. "The Social Network" dünyanın en çok ziyaret edilen ikinci sitesi olan Facebook'un kuruluşu ve kurucusu Mark Zuckerberg hakkında. Facebook'u 2003 yılında Harvard'da öğrenciyken oluşturup dünyanın en genç milyarderi olan Mark Zuckerberg'in, 500 milyon arkadaşı birkaç düşmanı olmadan edinemeyeceği belirtilen filmde, anladığım kadarıyla, Mark'ın karşılaştığı kişisel ve hukuki sorunlar anlatılıyor.

Çok açıkça görünüyor ki bir başarı öyküsü izleyeceğiz. Bu başarıyı çekemeyen insanlar olacak. Böyle düşününce çok da ilginç olmadığı izlenimine kapılıyor insan. Yine de, hayatımızın önemli bir iletişim aracı haline gelmiş bu siteyi kullanarak film çekmek bile zekice bence :) Çünkü diğer bilimsel başarı örneklerinden farklı olarak, çok da yabancılık çekmeyeceğimiz bir konu bu. Sırf bu nedenle bile izlenebilir, hatta birilerine ilham kaynağı bile olabilir diye düşünüyorum. Ayrıca David Fincher'a da güveniyorum, tabii ki! :) Bekleyip göreceğiz. 

Filmin resmi web sitesinden daha fazla bilgiye ve resimlere, trailer'lara, filmin soundtrack'lerine ulaşabilirsiniz :) 

p.s : afişi güzel olmamış ama :|


Bunu dedi ( 5 ) kişi

Bir Gossip Girl Çakması !

Pek televizyon insanı sayılmadığımı önceden söylemiştim, ki bunun en büyük nedeni Türk dizilerinin çoğunu yeterince izlenesi bulmamamdır herhalde. Uzattıkça uzatılan roman uyarlamaları, birbirinin kopyası polis-hırsız kovalamacaları, şiveyle ya da konuşma bozukluklarıyla güldürmeye çalışan sitcomlar falan.. Çok yaratıcı değiliz galiba bu konuda -şimdilik. Bi de Küçük Sırlar'la yabancı dizi uyarlamalarına başladık, sonumuz hayır olsun diyip Gossip Girl kaynaklı söz konusu dizi hakkındaki yorumlarıma hemen geçiyorum.


Evet. Öncelikle sarı ve uzun saçlarının Serena'nınkilere benzemesi dolayısıyla Su rolünü kapmış Sinem Kobal'ın şansına diyecek bir şey bulamıyorum. Ne yazık ki benzerlikleri bu kadarla kalıyor. Zira, oyunculukları arasındaki farkları geçtim, Su gerçekten su kadar saf :p ama dizideki tek hem "güzel" hem başarılı hem iyi karakterimiz o olduğu için erkekler hep ona aşık oluyor. Ayşegül ne kadar sinir olsa haklı bence bu konuda. Zaten o daha güzel ve çok daha zeki. Bu yüzden Su gibi iyi olacağıma Ayşegül gibi kötü olurum daha iyi ! :p Ayşegül'ün arkasındakilere değinmenin yer israfı olacağını düşünmekle birlikte, Heves'in gerçekte Demir'le birlikte olduğunu da şaşkınlıkla belirtmek istiyorum! Demir demişken, Çavdar Tarlasında Çocuklar okuyan, gitar çalıp Beirut dinleyen, kardeşine "Ev Cini Dobby" diye seslenen o çocuğu niye Su'ya aşık etmiş senaristler anlayamıyorum. Su bunların birini biliyor mu, bana söyleyin ya! Bir de Çet'e kendini ispat etmeye falan çalışıyor. O Chuck'tan bozma Çet de kaç sene sınıfta kaldıysa arabayla okula gidip okulun bahçesini otopark niyetine kullanıyor. Ailesinden ayrı evde yaşayan lise öğrencisi Ali'ye ise ne desem boş :p

Sonuç olarak, kızların okulda süper minilerle ve makyajla dolaştığı, erkeklerin kızlardan fazla dedikodu yapıp iş çevirdiği bir diziyle karşı karşıyayız haftalardır. Ve ben bu diziyi izliyorum! Kaçırırsam internetten falan buluyorum. Gossip Girl gibi sürükleyici değil, hatta illa birileriyle muhabbet halinde izlemem gerekiyor sonunu getirebilmek için ama çok eğlenceli oluyor sonrasında yapılan geyikler :p Yazımın güzel geçmesini sağlayan şeylerden biri bile diyebilirim biraz daha durursam, o yüzden hemen gidiyorum ! U know u love me, xo.. Ay! Yanlış oldu bu :p

p.s : Gossip Girl'ün her bölümdeki güzel güzel ve farklı farklı müziklerinden sonra Atiye'li, Aylin Aslım'lı şarkılar beni pek sarmadı ama.. Tek sorunu bu olsa, di mi? :)


Bunu dedi ( 10 ) kişi

12 Dev Adam, Referandum vs.

Bugün herkesin içi buruk. Referandum sonuçlarının ardından, biraz olsun sevinmeyi düşündüğümüz Dünya Basketbol Şampiyonasının finali Türkiye-Abd maçında, dünya 2.si olduk. Aslında her ne kadar kötü bir oyun sergilesek de, 2. olmak da hakkı yenilir bi sonuç değil.

2. olduğumuz için üzülüyoruz, farkında mısınız, bu nasıl da güzel bir gurur ! :)

Bir gün önce yaşadığımız coşkunun ardından, dünkü süt-liman hava çok garipti ama..

Neyse, şimdi asıl gündem, anayasa değişikliği referandumu ve sonuçların ardından durumların nasıl değişeceği. Asıl bundan sonra herşeyin hayırlısı olsun diyebiliriz sanırım. Ama her şey bir yana, ben bir de seçimde sandığa gitmeyen 13 milyon seçmene ne diyeceğimi bilemiyorum.

Edit Büdüt:


Bunu dedi ( 3 ) kişi

Uh Ah Dev Adam ! 12 Dev Adam Finalde !

Dün sanırım hepimiz tarihi bir maça tanık olduk.. Yarı finalde Sırplarla yaptığımız maç için turnuvanın en zorlu maçlarından biri olacak derken, 12 Dev Adam yine yüzleri güldürdü. Hele son 3 dk. sanırım herkesin kalpleri gitti geldi.. :)

Şimdi sıra ABD'de. 12 Dev Adam'a şimdiden başarılar !!

Uh ah dev adaam ! 12 Dev Adaaam ! Uh ah dev adaam ! Hey Hey Hey Hey !

Edit Büdüt: Son saniyeleri yeniden izlemek isteyenler için;



video



Bunu dedi ( 5 ) kişi

Bayramlar gibisi yok aslında !

Eskisi gibi değil bayramlar artık. Eskiden babannenin, anneannenin ya da ailenin en büyüğü kimse artık, onun evinde tüm aileler toplanır, sabahın en erken saatlerinde uyanılır, güzel bir kahvaltı, belki üstüne bir kahvenin ardından, küçükten büyüğe sıralanıp eller öpülürdü. Harçlıklar ceplere doldurulurdu. Tabi şekerler, çikolatalar da. Şimdilerde öyle bireyselleşti ki aileler, kendi içlerinde bile.. Bir yandan eskinin özlemi, yaa biz mi büyüdük acaba diye de düşünmeden edemiyor insan.

Yine de ben bu bayram, herkesin gönlünce, en hayırlısıyla, şekeriyle çikolatasıyla taptatlı bir bayram geçirmesini diliyorum. Cebinizden harçlıklar, kalbinizden sevgi hiç azalmasın.

İyi Bayramlar ! :)


Bunu dedi ( 6 ) kişi

Dünya Basketbol Şampiyonası : Türkler Uçuyor!


Benden pek sık okuyamayacağınız türde bi yazı bu, sporla ilgili olması dolayısıyla. Çok ilgimi çeken bi alan olmadı hiçbir zaman, ama daha fazla kayıtsız kalamicam! :) Aslında, Yunanistan maçından sonra da bi yazı yazmıştım; taa Dünya Basketbol Şampiyonası'nın 3 dakika süren Cirque du Soleil'li, Müslüm Gürses'li, ülkemizin olmazsa olmaz gösteri grubu Anadolu Ateşi'li ve Memet Ali Alabora sağolsun, bolca esprili (!) açılışıyla başlayıp bi maçta scoreboard'un bozulmasına, ponpon kızların ya çıkmamasına ya da şalvarla çıkmasına kadar uzanan bir yazı olmuştu ki, 100. yazımızın hala yazılmadığı bi döneme denk geldiği için gönderemedim.

Ancak şimdi, milli takımımız 6'da 6 yapmışken, hatta bu başarıyı son iki maçtır gayet rahat alırken, bunlardan bahsetmeye hiç niyetim yok. O çok sevdiğim, Türk Hava Yolları'nın skydiving'li Türkler Uçuyor reklamının mecazi olduğunu sanıyordum oysa! :) Çok büyük çoğunluğu Fas ya da Cezayirli olan siyahi Fransızları (!) da açık farkla yendikten sonra, ben bile havalardaydım resmen.

Ama 12 Dev Adam şımarmasın! İşin komiği de bu aslında, önceden de böyle olduğumdan emin değilim ama, durmadan oyuncuların duygudurumlarını incelerken buluyorum kendimi. "Hemen moralleri bozuluyor", "Çok şımardılar!", "Üzüldü ya, şuna bak" gibi yorumlarım eksik olmuyor, maç süresince. Sonra blokları, top çalmaları, topa ayak koymaları (!) falan kaçırıyorum tabi haliyle :)

Sıradaki maçı bekliyorum; böyle 4 yılda bir falan izleyince seviyorum aslında sporu :p Futbolda, olimpiyatlarda falan da öyle.. Bakın, bu da o reklam, izlemeyenler vardır belki hala diye. "Bize birkaç tane smaç gösterebilir misiniz?" :)




Bunu dedi ( 1 ) kişi

100 !

100. yazımız ne olsun diye hummalı bir tartışma içerisindeyken, zaman nasıl geçmiş, nasıl da böyle günleri geçirmişiz BBS'ye bir kelime bile yazmadan bilmiyoruz.

Valla.

Eh biraz da tembellik var tabi, olur olmaz canı isteyince yazan iki blog yazarıyız beisa'yla ben ne de olsa. Derken en son karar verdik ama, 100. yazımızı artık yazacağız dedik.
Şöyle olsun, böyle olsun konuşurken, blog açıldığından bu yana yaşadığımız şeylerden kısa kısa
bahsedelim istedik.

Öyle ki en başında biz bi blog açalım, büssürüü izleyicimiz olsun, çok eğlenelim, izleyicilerimizi de eğlendirelim yazılarımızla derken, bi baktık, bloga çoktan isim bulmuş, yazmaya başlamışız bile. O derece hızlı başladı blog hikayemiz. Sonrası zaten, güzel bi temamız olsun, ay işte müzik de koyalım, yok başka blogların da reklamını yapalım falan fıstık.. Hani herşey için üstüne düşünüp de blogladık. Hal böyle olunca, BBS artık çocuğumuz gibi oldu. Yazı yazmadığımız zaman sanki çocuğunu ihmal eden bi anne gibi üzüldük.

Valla.

Sonuçta biz iki psikolog, kod yazmayı, değiştirmeyi bile öğrendik. Lütfen, hiç kolay değil gerçekten. Bana bu kadarı kafi yani.

-Söz sende beisa diyorum ve sözü beisa'ya bırakıyorum.

Kod yazıp sağını solunu düzelterek, illa ki bi şeyler ekleyip çıkararak ve paylaşasımızın geldiği ne varsa, bi şekilde anlatarak koskoca da 1 senemizi doldurduk geçenlerde. Ve o 1 senede, şu blog aleminden çokça yazar tanıdık. Kiminin yazdıklarını birbirimize gönderdik, kimisiyle buluşmaya karar verip ayarlayamadık, kimisini kıskandık, kimisini ise pek beğenmedik :p Hepsi de kendi blogumuzun nasıl olabileceğine dair fikirler sundu bize ve günden güne geliştirdik kendimizi bu sayede. Her ay başında BBS Ayın Sanatçısı'nı seçmeler, yazılara görsel aramalar, "Bunu bloga yazmalıyız!"lar.. Ve tabi, bu yazılara yapılan yorumlar.. Çoğu zaman beğenildi ikimizin de yazıları; bazense sert tepkilere maruz kaldık Adsız'lar tarafından. Belirtmeden geçemezdim.

Valla.

Biz iki psikolog, işi gücü, ödevi, sınavı bırakıp 2010 Blog Ödülleri'ne bile katıldık. Baktık, bunun için reklam gerekiyor, bi Facebook, bi Twitter grubu kurduk. Davet ettik hep tanıdıklarımızı, gözümüz takip eden, 'like' yapan sayısında; paylaşmaya oralardan devam ettik, bazen buraya bile yazmadıklarımızı. Ve BÖ!2010'un sonucunda ilk 5'e girdik. Çocuğumuz gibi dedik ya, gururlanıyoruz bile şimdi o günü hatırlayınca.

Valla.

Son sözü söylemek zor olacak ama, daha nice 100 yazı yazarız umarım. Bazen az, bazen çok.. Neyse ki, eğlenişimizi izleyenler oldu bu zamana kadar ve biz de anlayabildik ne kadar çok eğlendiğimizi :)


Bunu dedi ( 0 ) kişi