Bayramlar gibisi yok aslında !

Eskisi gibi değil bayramlar artık. Eskiden babannenin, anneannenin ya da ailenin en büyüğü kimse artık, onun evinde tüm aileler toplanır, sabahın en erken saatlerinde uyanılır, güzel bir kahvaltı, belki üstüne bir kahvenin ardından, küçükten büyüğe sıralanıp eller öpülürdü. Harçlıklar ceplere doldurulurdu. Tabi şekerler, çikolatalar da. Şimdilerde öyle bireyselleşti ki aileler, kendi içlerinde bile.. Bir yandan eskinin özlemi, yaa biz mi büyüdük acaba diye de düşünmeden edemiyor insan.

Yine de ben bu bayram, herkesin gönlünce, en hayırlısıyla, şekeriyle çikolatasıyla taptatlı bir bayram geçirmesini diliyorum. Cebinizden harçlıklar, kalbinizden sevgi hiç azalmasın.

İyi Bayramlar ! :)


Bunu dedi ( 6 ) kişi

Dünya Basketbol Şampiyonası : Türkler Uçuyor!


Benden pek sık okuyamayacağınız türde bi yazı bu, sporla ilgili olması dolayısıyla. Çok ilgimi çeken bi alan olmadı hiçbir zaman, ama daha fazla kayıtsız kalamicam! :) Aslında, Yunanistan maçından sonra da bi yazı yazmıştım; taa Dünya Basketbol Şampiyonası'nın 3 dakika süren Cirque du Soleil'li, Müslüm Gürses'li, ülkemizin olmazsa olmaz gösteri grubu Anadolu Ateşi'li ve Memet Ali Alabora sağolsun, bolca esprili (!) açılışıyla başlayıp bi maçta scoreboard'un bozulmasına, ponpon kızların ya çıkmamasına ya da şalvarla çıkmasına kadar uzanan bir yazı olmuştu ki, 100. yazımızın hala yazılmadığı bi döneme denk geldiği için gönderemedim.

Ancak şimdi, milli takımımız 6'da 6 yapmışken, hatta bu başarıyı son iki maçtır gayet rahat alırken, bunlardan bahsetmeye hiç niyetim yok. O çok sevdiğim, Türk Hava Yolları'nın skydiving'li Türkler Uçuyor reklamının mecazi olduğunu sanıyordum oysa! :) Çok büyük çoğunluğu Fas ya da Cezayirli olan siyahi Fransızları (!) da açık farkla yendikten sonra, ben bile havalardaydım resmen.

Ama 12 Dev Adam şımarmasın! İşin komiği de bu aslında, önceden de böyle olduğumdan emin değilim ama, durmadan oyuncuların duygudurumlarını incelerken buluyorum kendimi. "Hemen moralleri bozuluyor", "Çok şımardılar!", "Üzüldü ya, şuna bak" gibi yorumlarım eksik olmuyor, maç süresince. Sonra blokları, top çalmaları, topa ayak koymaları (!) falan kaçırıyorum tabi haliyle :)

Sıradaki maçı bekliyorum; böyle 4 yılda bir falan izleyince seviyorum aslında sporu :p Futbolda, olimpiyatlarda falan da öyle.. Bakın, bu da o reklam, izlemeyenler vardır belki hala diye. "Bize birkaç tane smaç gösterebilir misiniz?" :)




Bunu dedi ( 1 ) kişi

100 !

100. yazımız ne olsun diye hummalı bir tartışma içerisindeyken, zaman nasıl geçmiş, nasıl da böyle günleri geçirmişiz BBS'ye bir kelime bile yazmadan bilmiyoruz.

Valla.

Eh biraz da tembellik var tabi, olur olmaz canı isteyince yazan iki blog yazarıyız beisa'yla ben ne de olsa. Derken en son karar verdik ama, 100. yazımızı artık yazacağız dedik.
Şöyle olsun, böyle olsun konuşurken, blog açıldığından bu yana yaşadığımız şeylerden kısa kısa
bahsedelim istedik.

Öyle ki en başında biz bi blog açalım, büssürüü izleyicimiz olsun, çok eğlenelim, izleyicilerimizi de eğlendirelim yazılarımızla derken, bi baktık, bloga çoktan isim bulmuş, yazmaya başlamışız bile. O derece hızlı başladı blog hikayemiz. Sonrası zaten, güzel bi temamız olsun, ay işte müzik de koyalım, yok başka blogların da reklamını yapalım falan fıstık.. Hani herşey için üstüne düşünüp de blogladık. Hal böyle olunca, BBS artık çocuğumuz gibi oldu. Yazı yazmadığımız zaman sanki çocuğunu ihmal eden bi anne gibi üzüldük.

Valla.

Sonuçta biz iki psikolog, kod yazmayı, değiştirmeyi bile öğrendik. Lütfen, hiç kolay değil gerçekten. Bana bu kadarı kafi yani.

-Söz sende beisa diyorum ve sözü beisa'ya bırakıyorum.

Kod yazıp sağını solunu düzelterek, illa ki bi şeyler ekleyip çıkararak ve paylaşasımızın geldiği ne varsa, bi şekilde anlatarak koskoca da 1 senemizi doldurduk geçenlerde. Ve o 1 senede, şu blog aleminden çokça yazar tanıdık. Kiminin yazdıklarını birbirimize gönderdik, kimisiyle buluşmaya karar verip ayarlayamadık, kimisini kıskandık, kimisini ise pek beğenmedik :p Hepsi de kendi blogumuzun nasıl olabileceğine dair fikirler sundu bize ve günden güne geliştirdik kendimizi bu sayede. Her ay başında BBS Ayın Sanatçısı'nı seçmeler, yazılara görsel aramalar, "Bunu bloga yazmalıyız!"lar.. Ve tabi, bu yazılara yapılan yorumlar.. Çoğu zaman beğenildi ikimizin de yazıları; bazense sert tepkilere maruz kaldık Adsız'lar tarafından. Belirtmeden geçemezdim.

Valla.

Biz iki psikolog, işi gücü, ödevi, sınavı bırakıp 2010 Blog Ödülleri'ne bile katıldık. Baktık, bunun için reklam gerekiyor, bi Facebook, bi Twitter grubu kurduk. Davet ettik hep tanıdıklarımızı, gözümüz takip eden, 'like' yapan sayısında; paylaşmaya oralardan devam ettik, bazen buraya bile yazmadıklarımızı. Ve BÖ!2010'un sonucunda ilk 5'e girdik. Çocuğumuz gibi dedik ya, gururlanıyoruz bile şimdi o günü hatırlayınca.

Valla.

Son sözü söylemek zor olacak ama, daha nice 100 yazı yazarız umarım. Bazen az, bazen çok.. Neyse ki, eğlenişimizi izleyenler oldu bu zamana kadar ve biz de anlayabildik ne kadar çok eğlendiğimizi :)


Bunu dedi ( 0 ) kişi

Miss Universe 2010

Bu gece, saat 04.00'te Las Vegas'ta gerçekleşen ve cnbc-e ve e2'den canlı olarak yayınlanan Miss Universe 2010'un birincisi Meksikalı Jimena Navarrete oldu. Jürinin, yapımcılardan illüzyoniste kadar birçok farklı kişiden oluştuğu yarışmayı annemle birlikte izledik. Bizim Gizem Memiç, Japonya'da ödül alan Mevlana kostümüyle sahneye çıktığında, ki görmediyseniz sadece tek gözünü açıkta bırakan bir kıyafet olduğunu belirtmekte fayda var, biraz hayal kırıklığıyla, diğer favorilerimize biraz daha şans verdik ve ortak beğendiğimiz Rus ve Kolombiya güzelleri ilk 15'e girdi :) Ancak bundan sonrasında jüriyle zevklerimiz pek uyuşmadı ve ikisini de mayolu geçişlerinden sonra ilk 10'a almadılar!

Araların, adayların Las Vegas'ta kaldıkları, gezdikleri yerlerin; havuz, deniz ve gece eğlencelerinin görüntüleriyle doldurulduğu yarışmanın son 5'ine geldiğimizde, ben büyük bir hayal kırıklığı içerisindeydim şahsen. Beğendiğim herkes gitmişti ve geriye kalanlardan tek beğendiğim Meksikalıydı zaten. Annem yanımda uyuklaya uyuklaya, adayların son sorulara verdikleri cevabı dinlerken, ben Jameikalı adayın ilk 5'e kalmasına anlam vermeye çalışıyordum ki, kendisi neredeyse Miss Universe 2010 olacaktı! Sonunda, taç Jimena Navarrete'nin oldu ve geçen senenin birincisi Venezuelalı Stefania Fernandez, tacını ona teslim etti. Biz de gönül rahatlığıyla uyuyabildik güneş doğmadan hemen önce :)

Sonuç olarak, en çok dikkatimi çeken şey ise, sunucu Natalie Morales'i, duruşunu ve kıyafetlerini, bizim bu güzellerden daha çok beğendiğim oldu! :) Yine de eğlenceli bi geceydi ve hemen bunu BBS'ye yazmalıyım dedim.

p.s : 28'ini 29'una bağlayan Pazar gecesi de 62. Emmy ödül töreni var. Hakkında daha detaylı bir yazı yazmaya çalışacağım, ama yazamazsam kısaca tek temennim Hugh Laurie'nin artık bir ödül alması. Yeter ya, gözümün önünde günbegün yaşlandı adam, sizin umrunuz değil! :p


Bunu dedi ( 2 ) kişi

Gecenin Sürprizi

Geçen yıl tam da bugünki yazım BBS: Perseids !'te de bahsetmiştim.. Bugün Perseids denen meteor yağmurunun en yoğun gözlemlenebildiği gün.. beisa~ sağolsun hemen hatırlattı bu güzel olayı ve ben de zaman kaybetmeden bloglayım dedim..

Bir kere daha bilgi vermek gerekirse, "Perseids göktaşı yağmuru", en çok bilinen göktaşı yağmurlarından biri. "Swift-Tuttle" kuyrukluyıldızından kopan parçalarla yörüngemiz kesişince işte bu enfes doğa olayıyla karşılaşıyoruz. Her sene temmuz sonu-ağustos başı gibi çıplak gözle gözlemlenebiliyor. Ama en yoğun olduğu gün 12 Ağustos'u 13 Ağustos'a bağlayan gece..
Yani bu gece !

Bence bu şöleni kaçırmak istemezsiniz, evet evet. :)

Bulutsuz, şehir ışıklarından uzak, bol yıldızlı, güzel bir gece dileğiyle..




Bunu dedi ( 0 ) kişi

BBS Ayın Sanatçısı - Rachael Yamagata

Rachael Yamagata, BBS Ağustos Ayı Sanatçısı olarak seçmeyi düşündüğüm Fiona Apple'ın şarkılarını dinlerken, Last FM'de "Benzer Sanatçılar" sayesinde keşfettiğimde kararımı değiştirmiş, etnik kökeni baya karmaşık şarkıcı ve söz yazarı. Öncelikle özür dilerim Fiona, ama Rachael Yamagata'nın "dumanlı" sesini çok daha fazla beğendiğimi söylemeliyim.

1977 doğumlu, Amerikan-Japon asıllı bir baba ve İtalyan-Alman asıllı bir anneye -karmaşık demiştim!- sahip, piyano ve akustik gitar çalan Rachael Yamagata, öncelikle 6 sene boyunca Bumpus isimli bir grupta söz yazarlığı ve vokalistlik yapmış, ancak yazdığı şarkıların grubun tarzıyla uyuşamamaya başlamasıyla yolları ayrılmış. Şu anda ise, 2004 yılında çıkmış Happenstance ve 2009 yılında çıkmış Elephants... Teeth Sinking into Heart isimli iki solo albümü var. Üstelik şarkılarının The O.C, How I Met Your Mother, Nip-Tuck, One Tree Hill gibi dizilerde ve çeşitli filmlerde soundtrack olarak çalınmasıyla ününü arttırabilmiş. Ayrıca, birsürü sanatçının albümlerinde gerek vokal, gerekse bazı şarkılarda düet olarak katkıda bulunmuş. Kısacası, yetenekli bir sanatçıyla karşı karşıyayız diyebilirim. Ve yeni şarkılarını bulup dinledikçe, iyice sevmeye başlıyorum! :)

Onlardan bir tanesi, şarkılarından en sevileni : "Be Be Your Love" :)



Bunu dedi ( 3 ) kişi

Gazete !

Son zamanlarda, yine "son zamanlarda" diyerek başlıyorum çünkü gerçekten son zamanlarda o kadar yoğundum ki, BBS'nin doğum gününü bile kaçırdım. Bir baktım ki bütün kurdeleler kesilmiş, çoktan pasta üflenmiş, herkes gitmiş bile. Daha da kötüsü son bir haftadır bilgisayarım bile yoktu ki bir şeyler karalayabileyim BBS'ye. Neyseki artık bilgisayarıma kavuştum ve umarım bundan sonra "son zamanlarda" diye başlayan blog yazıları yazmam.

Neyse konuya gelelim. Öncelikle BBS'nin bir seneyi dolduran güzel yazılarının devamını dileyerekten yeni yaşını kutlar ve bundan sonrası için de hep böle gitmesi temennisinde bulunmak istiyorum. Her ne kadar her zaman buralarda olamasak da, her ne kadar o sol kısımda bazı günler radyo yayını yaptığımız yazdığı halde radyo yayını yapmasak da, artık bir bütün gibiyiz BBS ile. Bak "BBS-fatoş-beisa". Evet oldu bu! :)

Sonralıkla diyeceğim aslında, bu yazıyı yazma isteğim, az önce hatmettiğim Milliyet cadde ekini okuduktan sonra geldi. Bir baktım artık yazılar iyice düşüşlerde. Gazete mi okuyorum yoksa birinin kişisel blogunu mu bilemedim. Yine de okudum ama. Çoğu kişi biliyordur gerçi, Pucca denen blog yazarı arkadaşımız, Milliyette de yazıyor. Bilmem ki ben pek hoşlanmıyorum yazdıklarından ya da şöyle söyleyeyim; evet, bir blog yazısı olarak yazdıkları okunabilir bile ama gazetede 'ı-ıh! cık olmamış' diyorum. Her kesime hitap etmiyor her ne kadar okuru çok gibi gözükse de. Bunu eleştirmek bana düşmez belki ama olmamış arkadaşım! Okuyanlar bilir. Bir de aynı gazete aynı ekin son sayfasında Aziz Kedi denen arkadaşım hakkında da aynı şeyi söyleyeceğim. Kimsenin gücüne gitmesin, Aziz Kedi'yi okurken eğleniyorum bile, ama yine diyorum -cık, olmamış arkadaşım!-

nokta.


Bunu dedi ( 4 ) kişi

İyi ki Doğmuş BBS !


Fatoş'la yine sıcaktan bunaldığımız ve stajlarımızın da bitmesiyle yapacak bir şey bulamadığımız bir yaz, uzun zamandır kişisel olarak sürdürdüğümüz blog maceralarımızı ortak bi yerde toplamaya karar vermemizden bu yana tam bir sene geçmiş. İsim bulması, şablon seçmesi, hepsi ayrı zevkliydi de, açılışını kaçırdığıma çok üzülmüştüm. Eve bir girmiştim ki, çoktan yazılar yazılmış falan :) Ama ilk doğumgünü partisini kaçırmaya niyetim yok! Herkese bizden bir dilim pasta, hediyelerinizi kenara koyabilirsiniz! :p ve müzik başlamadan önce..

Bunca zamandır yanımızda olan herkese teşekkürler!

Nice mutlu yıllara BBS ! Doğumgünün kutlu olsun ! ;D


Bunu dedi ( 1 ) kişi

Sinestezi

Sinestezi, Latince bir terim ve "duyuların birleşmesi" anlamına geliyor. Beyinde, normalde olmayan öyle şeyler oluyor ki, bu olayın sonucunda kişi, renkleri duyabilir, sesleri görebilir hale geliyor, en basit örneklemeyle. Müzik dinlerken, gözlerinin önünde renk cümbüşü falan oluyor, anlatılanlara göre. Tabi ki, başka duyuların karmaşasından oluşan versiyonları da mevcut. Kulağa çok eğlenceli geliyor, "Sinestezik olmak istiyorum!" diye az dolaşmadım etrafta. Aynı olay, iki farklı duyuyla deneyimlendiği için, çok daha kalıcı bir anı olarak yer de ediyor hafızada; itiraf ediyorum, balık hafızalı biri olarak asıl ilgimi çeken de buydu! :p Oysa bu durum, sürekli çağrışımlar doğurduğundan, çok fazla dikkat dağınıklığına, içe çekilmeye neden olabiliyormuş. O yüzden vazgeçtim sinestezik olmaktan; ayların bana renkleri, isimlerin kokuları çağrıştırmasından...

Son zamanlarda çok popüler olmaya başlayan bir durum bu, kesinlikle bir hastalık değil ama ayrıcalık olduğunu da düşünmüyorum artık -dediğim gibi. Çokça araştırmalar yapılıyor hakkında, büyük sanatçıların da sinestezik olduğu varsayılıyor. Algılarındaki fazladan bir duyu, birnevi sağlama görevi görüyor, daha estetik olmalarına yardımcı oluyor çünkü. İşin komiğiyse, bu insanlar, doğuştan sahip oldukları bu sinestezik durumlarının, aslında başkalarında olmayan bir durum olduğunu genelde bilmiyor ve herkes müzik dinlerken renkler görüyormuş gibi düşünüyor. Oysa bazılarımız, değil renklerini görmek, bir notayı taklit edebilecek kulağa bile sahip değiliz! (bkz: yazar burada kendinden bahsediyor) :p

p.s : "Koskoca" psikologlar olarak biraz da bu konularda bi şeyler paylaşalım demiştik, aylar öncesinde... Bugüne kısmetmiş! :) Ben başlatayım da, devamı gelir nasıl olsaaa...


Bunu dedi ( 0 ) kişi

Bla Bla ..

Son zamanlarda BBS'yi terkettiğimiz için çok vicdan azabı çekiyorum.. Ama napalım, günlerimiz o kadar yoğun geçiyordu ki.. Bir yandan araştırma -aslında araştırma babında hiçbir şey yapmıyorduk ama bahanemizdi işte :p- bir yandan yüksek lisans başvuruları, artık okulu acilen terketmemiz gerektiğinden -mezun olduk ühüüü :( - ilişik kesme işlemleri, ve biraz olsun okuldaki son günlerimizi eğlenerek geçirme isteği, sonrası mezuniyet balosuydu, töreniydi derken, eve kendimizi zor attık inanın ki.. :)

Çok mutsuzum, mezun olmak çok üzücü gerçekten.. 5 yıl bir yere alışıp, bir anda 'git burdan' diyorlar.. Ben bunu kaldıramam ki amaaa.. En kötüsü de ne oldu biliyor musunuz? Bütün arkadaşlarımızı geride bıraktık :( Artık herkes kendi yolunda..

Zaman denen şeyle yuforikleşeceğim yakında..

Az kaldı, hissediyorum..

Edit Büdüt : Ben herkesi çooook özlediiimm amaaa !!


Bunu dedi ( 1 ) kişi